confessions

bulunmazzz

1. nesil yazar - darülfünun - yazar

  1. toplam entry 17
  2. takipçi 1
  3. puan 893

eski defterler hesaplaşma zamanı

bulunmazzz
Merhaba, bugün açılan o 'duy sesimi' başlığıyla gaza gelerek ben de size okuyunca 'vay anasını daha neler? filmler gerçek olabiliyormuş' demek ki diyeceğiniz bir şey anlatmak istedim. bunlara ilk başta inanmak istemeyebilirsiniz, ama emin olun ki eksiği var fazlası yok diyebilirim. hani okurken 'tamam ya daha kötü ne olabilir ki? burada bitiyor' herhalde diyebilirsiniz fakat öyle olmayacak. son durak filmi vardı ya, onun gibi. sıra sıra geliyor felâketler. bir insan en korkunç ne yaşayabilir? sorusunun cevabını öğrenmeye hazırsanız başlayın. değilseniz hazır olunca gelin.


bundan birkaç yıl önce... üniversiteyi kazanmıştım. bolu'ya gidecektim. hayatımda ilk kez şehir dışına çıkacağım için ayrı; üniversiteli olacağım için ayrı heyecanlıydım.

neyse burayı kısa keseyim. her şeyimi hazırladım, ailemle ve çevremle vedalaştım, içim içime sığmıyordu. o gün gelip çattı, otogardan hareket eden otobüse binip bolu'nun yolunu tuttum.

yurda alışmam fazla uzun sürmedi. ilk birkaç hafta her şey yolundaydı. oda arkadaşlarımla da hemen anlaşmaya başlamıştım.

nasıl geçtiğini anlamadan bahar dönemi oldu. güz dönemindeki derslerim fena sayılmazdı. hatta biraz inek bir öğrenci gibiydim. bahar döneminde birkaç arkadaşımla beraber ayrı eve çıkmaya karar verdik. çıktık da, ayrı ev bizi sarmıştı. böyle daha eğlenceliydi, akşamları evde kız kıza uzun uzun sohbet ediyor; farklı bölümlerde okusak da derslere birbirimizi motive ediyorduk.

neyse bir gün ev arkadaşlarımdan selin isimli bir kız 'bu akşam kafamı dağıtmak için bara gideceğim, gelmek ister misin?' dedi.

başta biraz afalladım. zaten böyle şeylere karşı mesafeli bir ailede büyüdüğüm için ben de öyleydim. kibarca reddetmeye hazırlanırken 'ya lütfen beni kırma, yalnız gitmek istemiyorum. birkaç kişiye daha sordum ama işleri varmış, gelemeyeceklermiş. seni kendime yakın hissettiğim için sana da söylemek istedim. içki içmeyiz merak etme, sadece biraz kendi başımıza dans edip geri döneriz. istersen sen bir şey yapmak zorunda değilsin' dedi.

fakat ikna olmadım. içimde bir sıkıntı vardı. 'kusura bakma lütfen yanlış anlama fakat benim de işim var, bahar döneminin ilk sınavları yaklaşıyor.' dedim. daha fazla bahane uydurmama izin vermedi ve;

'tamam bara gitmeyelim, sinemaya gidip yemek yiyelim olmaz mı? amaç kafa dağıtmak, bar falan saçma oldu özür dilerim.' dedi.

ısrarlarına dayanamadım ve 'alt tarafı sinema ve yemek, ne zararı olabilir ki?' diye düşünüp kabul ettim.

o hafta vizyondaki filmlere bakıp yurdun yakınındaki bir avm'de yer alan sinema salonunda yerimizi ayırdık. internetten biletimizi aldık.

akşam oldu, biz beraber evden çıktık. sinemada beni büyük bir sürprizin beklediğinden habersizdim.

sinemaya gittik, film bitti. çıkışta bir hamburger yeyip dönecektik güyâ. ama çıktığımızda bizi iki adamın beklediğini gördük.

tüm tezgâhı kuranın selin olduğunu sonradan öğrenecektim.

selin adamları görünce hiç şaşırmadı, onları bekliyor gibiydi. ben tabii ki şok olmuştum. 'selin bunlar kim?' demeye kalmadan selin; 'yaa ne tesadüf sizinle burada karşılaşmak, biz de yemek yemeye gidecektik, gelsenize' dedi. anlayacağınız safa yattı.

benim içime bir kurt düştü ve acayip gerildim. 'nereden geldim ben buraya' diye kendi kendime kızarken eve gidince selin'e nasıl posta koyacağımın hayalini kuruyordum.

bu kadar strese girmemin sebebi sanırım biraz da izlediğimiz korku filminin etkisinden kaynaklanıyordu. bir kadına âşık olan bir seri katilin hikâyesini izlemiştik. adam kadın için gözünü kırpmadan birilerini öldürüyor ve bunu aşk için yapıyordu. neyse zaten dediğim gibi mütedeyyin bir ailede büyümüştüm ve lise ortamında da erkeklerle samimi olan biri değildim. geldiğimden beri üniversitede de aynı tutumumu sürdürüyordum.

beraber bir şeyler yedik. tam kalkacakken selin adamlardan birine kaş-göz yaptı. o an içimdeki korku iyice belirginleşti ve artık bu aptal kızın bir şeyler karıştırdığından emin oldum!

adam ve selin bir anda kalktılar. öteki adamla ben masada oturuyorduk. 'nereye selin?' demeye kalmadan selin, 'tatlım biz sigara içip hemen geliyoruz' dedi. ben tam kalkmıştım ki selin 'dur ya nereye kalkıyorsun 5 dakika içinde geliyoruz beraber gideriz eve tek başıma mı geleyim bu karanlıkta?' dedi ve çantasını bıraktı.


ben de mecbur oturdum. onlar gitti, aradan 5 dakika geçti ve selin gelmedi. onu aradım, telefonu kapalıydı. ben renk vermemeye çalıştım ve 'kalkayım ben, size iyi akşamlar' diye bir şeyler gevelerken adam kolumdan tuttu.

'sanırım bizim gelmemizden rahatsız oldunuz. ama inanın burada olduğunuzdan haberimiz yoktu. tamamen tesadüf, size sıkıntı verdiysek hem kendi adıma hem de arkadaşımın adına özür dilerim' dedi. bu sözler karşısında gereksiz panik yapıyormuşum gibi bir hisse kapıldım. adam, 'isterseniz size bir taksi çağırayım' dedi. 'yok ben bulurum teşekkürler' dedim ve selin'in çantasını da alıp kalktım. kısa bir bekleyişten sonra bir taksi geldi, bindim ve adama yolu tarif etmeye başladım.

giderken arkadaki bir arabanın bizi takip ettiğini fark ettim! her taraf karanlıktı, taksi benim tarif ettiğimden başka bir yola sapmıştı. inanılmaz korktum ve bağırmaya başladım. kapıları kilitlemişti, 'aç şu kapıyı' diyee çığlık atıyordum fakat umursamıyordu. 'siz kimsiniz, benden ne istiyorsunuz!' diye bağırıyordum ve olayların nasıl buraya geldiğine anlam veremiyor, delirecek gibi oluyordum.

sanki bir kâbustaydım ve biri beni cimcikleyecek, uyanacaktım.

taksici 'oğuz bey'in talimatı' dedi. adamın adı oğuz'muş, o an neler hissettiğimi anlatamam. yazarken bile tüylerim diken diken oluyor.

meğerse her şey planlanmıştı. o taksiciye varana kadar ayarlanmıştı. selin bunu neden yapmış olabilirdi?

taksici ıssız bir yerde durdu, o araba da durdu. ben kapı açılır açılmaz hızla koşarak kaçmayı planlarken araba dibimize kadar geldi ve taksici kapıyı açtı. o adam arabadan inmemi söyledi, inmediğimi görünce bağırdı ve ben ağlayarak arabadan indim.

adam yürümemi söyledi, 'burada hiçbir yere kaçamazsın, istediğin kadar bağırabilirsin' dedi. onu takip ederek bahçeli bir eve geldik. adam kapıyı açtı ve içeri girmemi söyledi. 'benden ne istiyorsun, neden bunları yapıyorsun sen kimsin?' dedim. adam da bana; 'bunu öğrenmen neyi değiştirecek? ben selin'in hayatını bana borçlu olduğu kişiyim.' dedi. selin'in üvey abisi kumar batağında iken bu adam ona para vererek bütün borçlarını kapatmış ve karşılığında selin'le birlikte olmayı istemiş. üvey abisi de bunu kabul etmiş ve adam selin'e tecavüz etmiş. sonra selin'in peşini bir daha bırakmamış ve kaç defa kendisine zorla bu işi yapmış. bir süre önce de selin'den kendisine yeni kızlar ayarlamasını istemiş. selin de birkaç arkadaşının ve benim resmimi göstermiş. adam beni seçmiş ve selin de çaresiz bu planı uygulamak zorunda kalmış. yoksa adam selin'i seni öldürürüm diye tehdit ediyormuş.

bu kadar iğrençliğe gözleriniz dayanamadı ve mideniz kaldırmadı değil mi? mesela yani desem umarım beni linç etmezsiniz. gerçi bu ülkede kendi öz kardeşini hamile bırakan, kendi öz kızına, halasına ve annesine şehvet duyan domuzdan aşağı mahlukların haberlerini dinleyince böyle bir hikâyenin gerçek olma ihtimali çok da uzak değildir.

hatta belki izleyenler izlemiştir; meşhur n. hatipoğlu'nun programında biri canlı yayına bağlanıp halasıyla ilişki yaşadığını itiraf etmişti.

neyse; diyeceğim o ki bir iç hesaplaşma yapmak gerekmez midir? sizin dolandırıcılara, tecavüzcülere, katillere, halkın malını çalan hırsızlara, halkın umutlarını çalan yolsuzlara söylemek istedikleriniz neler?

siz bu kategoriye dâhil olan veya burada yazmadığım insan müsvetteleriyle karşılaştınız mı? neler yaşadınız, ne oldu ne bitti?

anlatın da öğrenelim.

serdar ortaç

bulunmazzz
çok para kazanmanın çok mutlu etmediği şeklindeki realitenin somut ispatı. en son dinlediğim konuşmasında 'duygularım yok oldu' dediğini duyarak kendisi adına 'vay be, sen de bu hallere düştüysen...' dediğim serdar ortaç; hastalıklarıyla, ayrılıklarıyla, kumarda kaybettiği paralarla resmen acıların çocuğudur. karabiberim derken şimdi karalar bağlamış; 'mikrop' derken şimdi vücudunu mikroplar sarmıştır. (!) şarkılarının her biri 'dolar kaç tl? corona aşısı bulundu! enflasyon düşecek! ne vaad ettiysek yerine getireceğiz' ve benzeri sözler kadar çok söylenen, şarkıları herkesin diline pirsing olmuş (!) serdar ortaç; şimdi 'varsın param olmasın ama böyle de olmayayım' dedirtecek bir haldedir... tamam; bunlar biraz abartı gelebilir. sonuçta adam kanser değildir, gözü görüyor, eli ayağı tutuyor, kulağı duyuyor ve ağzı konuşuyordur. ama göörünen o ki; bu uzuvlarının işlevlerini yerine getirebilmesi (!) serdar ortaç'ı yeterince mutlu etmeye kâfi gelmemektedir. suratına bakınca anlaşılmaktadır ki serdar ortaç; sanki teve2 ekranlarında aşk-ı memnu izleyen seyirciler gibi bezmiştir artık hayattan... Dünyanın albümünü çıkarmış; tonla ödül almış, konser vermiş, şarkı yazıp bestelemiştir fakat gelin görün ki her şey bir noktadan sonra boştur. geçetiğimiz günlerde İbo Show adlı programa konuk olan şarkıcı; aslında çok da yaşlı sayılmayıp 1970 doğumludur. ms hastasıdır ve yaşadıkları onu hayli yıpratmıştır. ölünce tüm varlığını hizmetçilerine bırakacağını ifade eden serdar ortaç, birkaç ay önce rastladığım bir programda 'yumurta kırmayı bile beceremiyorum' itirafıyla çok şeffaf bir duruş sergilemiştir. gerçi serdar ortaçla ilgili epey acıtasyon yaptık fakat; aslında o kadar içler acısı bir durumu da yok gibidir. kendisi şu an seçil gür adlı bir şahıs (!) ile birliktedir ve Chloe Loughnan onun için çoktan tarih olmuştur. 'tadım tuzum yok, yürüyüş ve bisiklet turu yapıyorum' diyen serdar ortaç; 'bakın ne olursa olsun egzersizden vazgeçmeyin' mesajı vermektedir. yılbaşında konser vermeyi düşünmediğine ilişkin açıklama yapan serdar ortaç'ın gerekçesi de takipçilerinden böyle bir talep gelmemesidir. anlaşılan o ki serdar ortaç; 'konser! konser!' diye tutturmayan takipçilerine biraz kırgındır.
bu arada seçil gür tarafından serdar ortaç'a yöneltilen 'beni ne kadar seviyorsun?' sorusuna serdar'ın verdiği yanıt da günlerdir sürekli gündemdedir. 'antilop yerine antrikot' diyen serdar ortaç'ın bu antiromantist tavrını bir kenara bırakırsak; ortaç'ın rezil olduğu da meydandadır. 'beni ne kadar seviyorsun' diyen sevgilisine; 'aç bir aslanın ormanda bir antrikot yavrusu görüp kıyamayıp yememesi kadar' şeklinde abes bir cevap veren serdar ortaç; 'antilop' ile 'antrikot' kelimelerin karıştırarak 2020 yılının son gaflarından birine imza atmıştır. şimdi antilop mu antrikot mu sorusu serdar ortaç'ın şarkısıyla uyuşmaktadır: kafamda deli sorular...

sorun olmaktan kalktı

bulunmazzz
doğrudur; sorun olmaktan kalkmıştır, yoksa sizin haberiniz yok mudur? ne kadar da ayıptır. yoksulluk 'sorun' olmaktan kalkarak, 'kronik sorun' rütbesine terfi etmiştir. yani ona artık 'abi' diyeceksiniz, bu böyle bilinmelidir. 'sorun olmak' diye bir otobüs durağı olduğunu düşünürsek; yoksulluk bu 'sorun olmak'tan kalkarak; o güzergâhtan hareket edip, tur yapmaya karar vermiştir. bunu anlatmak istemiştir. hayır bunu anlamamak için alıcılarınızın -kolesterol düzeyi tavan yapmış bir insanın kalbindeki damarlar gibi- tıkanmış olması gerekir. (!) ya da belki sizin gelir durumu fakir fukara (!) halkın ekonomik seviyesiyle arasında erciyes dağı kadar fark olan bir akrabanız vardır. 7. kuşaktan olsa da fark etmez; sonuçta kan çeker. ondan dolayı yoksulluk kelimesini yoksunluk sendromu olarak algılayıp kafanız kredi kartı limitinizin bitmesine falan gitmiş olabilir. (bu sözlerim bakanın bu sarih, bu detaylı ve şeffaf (!) açıklamasını farklı yönlere çekenler içindir.) fakat benim bunları boşuna yazmış olma riskim vardır. muhtemelen yoksulluğun sorun olmaktan kalkması rüyada gerçekleşen bir hadisedir. ama bize bu rüyayı anlatarak 'güzel günler yakın' mesajı vermek istemişlerdir. fakat rüyaların tersi çıkar derler, onu ne yapmak gerekir?
yani kalkan bir şeyler vardır, orası doğrudur. mesela bu sözler üzerine herkesin sinirleri ayağa kalkmıştır. hatta sinirden kollarındaki tüyler havaya kalkmış, diken diken olmuştur. (!) denizlerde kalkan balığı boldur. erken kalkan da yol alır demişlerdir. birileri her gün tersinden kalkıyordur. bence bunlar bizim için yeterlidir. bugünkü duyarımızı da kastığımıza göre, herkes kendi yağında kavrulmaya, ay sonunu nasıl getireceğim diye düşünmeye, kiralar, masraflar, biriken faturalar ve bilumum harcamalar yüzünden ajda pekkan gibi 'uykusuz her gece, sabahlarım bazen günlerce' modunda takılmaya ve ekonomik buhranlarıyla samimi olmaya devam edebilir. nasıl olsa 'sorun yoktur', sorun kalkmıştır. içiniz rahat olmalıdır.

adaletin bu mu dünya

bulunmazzz
altına yüzlerce örnek yazılması mümkün olan bir başlık. çünkü rezilliği ayyuka çıkmış insan sayısı, şu bir türlü çözüme kavuşturulamayan davaların sayısı kadar çoktur. sâhi; gerçekten de mahkemelere taşınıp da hâlâ -spam yüzünden şikâyet edilmiş instagram hesapları gibi- mahzun mahzun askıda bekleyen kaç dava vardır? eminim ki bilgisayarımda bulunan ve ergen odası gibi karmakarışık olan klasörlerimdeki dosyaların durumu; daha yüzüne bile bakılmamış dava dosyalarının durumundan daha iyidir. bugün git yarın gel diyerek dallas'a çevirilen davalar; 'davarlar büyüdü kesilip kavurma yapıldı, siz daha bir davayı halledemediniz' dedirtmektedir. (!) peki ya 'haksız sonuçlandı bu dava, hani derdimize devâ?' diyenlerin feryatları ne olacaktır? suçlunun lehine, haklının aleyhine sonuçlanan davalar hakimlere, savcılara, emeği geçen (!) hukuk görevlilerine para kazandırırken, zulme uğrayan kişilerin adalete olan inancını kaybetmesine, yaşama sevincini yitirmesine, haksızların hakettiği cezayı bulacağına dair umutlarını söndürmesine yol açmaktadır.

'hiç bitmiyor dava, kimse gelmiyor tava, suçlular nişan almış, çıkmışlar bak ava' demek suretiyle saçma da olsa kafiyeli bir şiircik yazarak devam ettiğim bu başlığı açma sebebim tam da bir 'davamsı' bir şeyden bahsetmektir.
şöyle ki;
iddiaya göre 58 yaşında felçli bir adam, bir arkadaşının dükkanında otururken dükkana birileri geliyor.
adamcağıza yer misin yemez misin diye girişiyorlar ve döverek öldürüyorlar.
ama ölüm, olay mahalinde değil; hastanede gerçekleşiyor.
bu yüzden cinayet olarak değerlendirilmiyor, 'ölüme neden olacak şekilde kasten yaralama' sayılıyor.

(Şimdi o zaman bir adam buna istinaden birini evire çevire dövse, biftek doğrar gibi her yerinden bıçaklasa (evet çünkü o cânilerin felsefesi bu olduğu için böyle bir örnek verdim) ve 'a nasıl olsa olay yerinde ölmeyince cinayet olmuyormuş' deyip, adam can çekişirken, tam ölmek üzereyken; onu alıp can havliyle olay yerinden başka bir yere taşısa ve adam orada son nefesini verse; bu adam şimdi cinayet işlemiş sayılmayacak mıdır? bakın, mantık yürütmek işte böyle bir şeydir.)
neyse; onlar cinayet demese de biz cinayet diyelim...
2 kişi işliyor. bunların ikisi de olayın 1 ay öncesinde cezaevinden -şartlı tahliye- ile dışarıya ihrac olmuş ürünler. (!)
birinin tam 32 suç dosyası var. (gerçi bu ne ki? biz ne suç dosyaları olanlar duyduk da hepsi salına salına gezmesi için serbest bırakılmıştı.)
dükkanı dağıtıyor, adamın üzerinde bulunan parasını alıyor ve o kadar dövüyor ki zavallı adamın kafatası kemikleri kırılıyor.
adam 1 hafta hastanede yatıyor ve hayatını kaybediyor.
aslında önce bu suçluların 2 yıl tutukluluk hâllerine karar veriliyor, sonra savcı değişikliği yapılıyor.
sonra bunlar berât ediyorlar.
sebep: yeterli delil olmayışı (bu durumda bile yeterli delil yok diyene deli denmez de ne denir? bunlar adamı delirtir ki delirtiyor da zaten, insanlar güvenmiyor, yakını mezarda yatarken suçluların dışarıda gezmesi tabii ki onların psikolojilerini bozuyor)
mahkeme onların lehine yapılan savunmayı haklı buluyor.
savunma şöyle gerçekleşiyor:
'zaten hastaymış, sağlam adamı böyle dövselerdi ölmezdi'
şu an pencereyi açın ve geliyorsa sokaktan gelen köpek seslerini dinleyin. sonra o seslere anlam yüklemeye çalışın, o havlamalara mantıklı anlamlar bulun.
eminim bu savunmayı anlamaya çalışırken zorlandığınız kadar zorlanmayacaksınız.
mahkeme bu savunmanın üzerine onları salıyor.
geriye de iki ihtimal kalıyor:
1- onları salanlar kararı verirken 298.394.444 promil alkollüydü (!)
2- ya da o an insanlık, hakkaniyet, adalet, hak-hukuk gibi kavramlar kendileri için devredışı kalmıştı.
(belki de hep öyleydi)
başka mantıklı bir açıklaması olan varsa -ki yoktur- yazabilir.

mahir çayan

bulunmazzz
68 kuşağının tanınmış liderlerinden. Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi'nin lideri olup Türk Leninist-Marksist devrimcidir. 1972 yılının 30 mart'ında, Tokat-niksar'a bağlı Kızıldere köyünde beraberindeki 9 arkadaşıyla katledilmiştir. kendisi samsun'da 1946 yılının 15 mart tarihinde doğmuştur. babası Gümüşhacıköy'ün Gümüş bucağından Aziz Çayan'dır. (köyün bugünkü adı yeniköy'dür.) ortaokulu ve liseyi Haydarpaşa Lisesi'nde okumuştur. 1963 yılında istanbul üniversitesi'nin hukuk fakültesi'ne kaydolmuştur. ertesi yıl öğrenimine ankara siyasal bilgiler fakültesi'nde devam etmiştir. bu dönemde fikir kulüpleri federasyonu'na bağlı siyasal bilgiler fakültesi fikir kulübüne giriş yapmıştır. 1965'te o kulübün başkanı olmuştur. kısa süreliğine 1967'de fransaya sevgilisi Gülten Savaşçı'nın yanına gitmiş, fransada sosyalist hareketlerin durumuna tanıklık etmiştir. 1968 yılındaki izmir'de 6. Filo eylemlerine katılmış ve bunun ardından gözaltına alınmıştır. ideolojik görüşü Millî Demokratik Devrim'den yanaydı. Latin Amerika silahlı mücadeleleleri'nin tesiri altında kalmıştır. Aydınlık ve Türk Solu dergilerinde yazmıştır. Aren Oportünizminin Niteliği, Revizyonizmin Keskin Kokusu 1 ve 2 en bilinen yazılarıdır. 1970 yılında Gülten Savaşçı'yla evlilik yapmıştır. THKP'nin şehir gerillası eylemlerini planlayan odur. 1971 yılının 12 şubat günü Ziraat Bankası'nın ankara'daki Küçükesat Şubesi'nin soygununa katılmıştır. aynı yılın 15 Mart tarihinde Türk Ticaret Bankası'nın soyulmasında da bulunmuştur. 4 Nisan 1971 yılında Talip Aksoy ve Mete Has'ın kaçırılarak 400 bin lira fidye istenmesi eyleminde de arkadaşları ile birlikte rol almıştır. atilalin Yolu isimli bildiriyi de o dönemde yazmıştır. 1971''de 22 Mayıs günü İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom kaçırılarak öldürülmüştür. işte onun bunda da parmağı vardır. polisten kaçarken bir evde kıstırılmış ve bunun üzerine o evde bulunan Sibel Erkan'ı rehin almıştır. annesi ve babası bile olay yerine gelmiş fakat bu ikna olmamıştır. eve operasyon düzenlenmiş, Çayan kendisini sağ olarak ele geçiremesinler diye namluyu kendi kalbine doğrultarak tetiği çekmiştir fakat yaralı olarak kurtulmuştur. bir müddet hücrede tutulmuş, KIZIILDERE OLAYI'nda hayatını kaybetmiştir.

whatsapp uygulama içerisine banner reklamlar

bulunmazzz
Sağım solum önüm arkam sobe hesabı 4 tarafımızın reklamlarla çevrili olduğu ülkemde, hiç de şaşırtıcı olmayan bir haberdir. Tabii ki whatsapp'ın böyle bir şey yapmaya ihtiyacı yoktur fakat işte insanoğlu açgözlü bir varlıktır. whatsapp gelirlerini artırmak için reklam koyuyor desek; şirketin elde ettiği gelirler muhtemelen dünyanın çevresini 3 kere turlar. whatsapp popüleritesini artırmak, daha çok indirilmek ve kullanılmak için reklamlardan faydalanacak desek; koskoca dünya üzerinde akıllı telefonu olup da whatsapp kullanmayan bir akıllı (!) sanırım yoktur. peki aacaba whatsapp, yerleştirmeyi planladığı bu reklamlar ile tam olarak neyi amaçlamaktadır? sanırım kendimi reklam stratejileri, dijital pazarlama gibi konularda geliştirmem lâzımdır çünkü nedense beynimin içerisinde bu reklam yerleşimlerine ilişkin mantıklı bir açıklama oluşmamıştır. fakat bildiğim bir şey varsa o da şudur; whatsapp uygulamanın her köşesini reklamla doldursa bile kimse onu kullanmaktan vazgeçmeyecektir. whatsapp'ın kitlesi işte böyle sâdık, böyle vefâlıdır. reklamlar onları asla whatsapp'tan soğutamaz. çünkü whatsapp'ın yeri doldurulamaz, alternatifi yoktur. skype? telegram? facebook mesajlaşma? hayır hayır, hiçbiri whatsapp ile kıyas kabul etmemektedir. fakat şimdi eski günlerdeki gibi msn geri gelse, whatsapp benim için ikinci planda kalacaktır.

filiz taçbaş

bulunmazzz
şehir hayatından sıkılmış, kendini doğaya vermiş ünlü oyunculardan biri. izmir-aliağa'dan hepi topu 1.5 dönümlük bir tarla satın alarak (!) yeni hayatına başlamış, bu ufacık yaşam alanında meyveler, limonlar yetiştirmeye başlamıştır. (limon bir meyve midir yoksa sebze mi, o ayrı bir sorunsaldır.) oyunculuktan çiftçiliğe dikey geçiş yapan filiz abla, şimdi fidanlar filizlensin diye uğraşmaktadır. Tarım Orman Ve Köy İşleri Müdürlüğü de ona destek çıkmış, kendisine çiftçilik belgesi vermiştir. tarlasına taş fırın, ahşap baraka ve kuyu açtırmış olan filiz abla, bir zamanlar setlerde rolden role girerken şimdi tarlalarda yalın ayak çalışır, ot toplar olmuştur. tabii ki böyle yazmamız yanlış anlaşılmasın, kendisinin oyunculuk kariyeri de bitmiş değildir. çukur ve tarla arasında bir istanbul'a bir izmir'e giderek efor sarf eden ve böylece epey egzersiz yapmış olan oyuncu (sanki yürüyerek gidiyor), hayalini gerçekleştirmekten dolayı mutlu olduğunu belirtmektedir. tabii biz de çok doğasever insanlarızdır, meyveler yetiştirerek tarıma katkı sağlamak istemekteyizdir fakat arazi alacak kadar paramız yoktur, şartlar elvermemektedir. yoksa herkesin içinde bir çocuk, pardon doğa tutkunu bir çocuk yatar. fatih portakal ve burak hakkı'yı bu konuda örnek alan filiz taçbaş; 'doğa başa taçtır' sloganıyla hareket etmektedir. (!)

genco özak

bulunmazzz
çukur'daki kulkan erdenet karakteri (imiş). insan vücudunun %70'i sudan oluştuğu gibi bence çukur dizisinin %99.9'u silah sesinden oluşmaktadır. hadi efektler biraz gerçekçi olsun da canımı ye diyeceğiz fakat o da yoktur. baş ağrısının en büyük sebeplerinden biri olarak gördüğüm ve nasıl bu kadar hayranı olduğuna, bunca sezondur nasıl reyting rekorları kırmaya devam ettiğine ve her fragmanının youtube trendler listesine girmeyi nasıl başardığına bir türlü anlam veremediğim çukur dizisinin garip karakterleri arasında kultan erdenet diye birinin de olduğunu öğrenmem, gereksiz bilgi dağarcığımı bir nebze olsun genişletmiştir. bu sözlerime çukur evimiz yamaç babamız, 'bu hayatın heyecanı meyecanı yok' diyenler kızacaktır belki ama şimdi sevmediğim bir diziyi de övmek çok sırıtacağından dolayı böyle açık sözlü olmayı tercih etmişimdir. edindiğim kesin bilgilere göre genco özak; 1992'de doğmuştur. istanbul doğumlu oyuncu önce Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi'ni bitirmiş, Murat Cemcir ve Ahmet Kural'ın oynadığı Çalgı Çengi adlı filmin yapım ekibine dâhil olmuştur. güvercin adlı dizide ökkeş karakterini oynamıştır. (aslında ökkeş diye bir isim yoktur. 'ukkâşe' ismini yozlaştırmaya çalışanların uydurduğu bir şeydir. ek bilgi olarak hafızaya kaydedilmelidir.) 'söz', 'vatanım sensin' gibi askeri temalı dizilerde de rol alan oyuncu, temizlik işleri isimli bir tiyatroda da seyirci karşısına çıkmıştır. acaba çukur dizisindeki performansı nasıl olacaktır? bunu zaman gösterecektir. (daha doğrusu televizyonlarınızın hd led ekranı gösterecektir.) (umarım bu espri pazartesi sendromunu atlatmanıza yardımcı olmuştur.)

antalya deprem

bulunmazzz
dün itibariyle yaşanan ve hem antalya'yı hem türkiye'yi paniğe sevk eden olaydır. deprem 5.2 büyüklüğünde meydana glemiş olup takriben 10 saniye sürmüştür. sadece antalya'da değil, marmaris'te, adana'da ve civardaki ilçelerde de hissedilmiştir. AFAD depremle ilgili paylaştığı verilerde büyüklüğünün 5.2 olduğunu bildirirken Kandilli Rasathanesi buna muhalefet ederek deprem şiddetinin 5.2 değil 5.5 olduğunu belirtmiştir. Gazipaşa'nın 39.01 kilometre açığı şeklinde tespit edilmiş olan bu deprem 5 aralık 15:44'te Yerin 77.22 km derinliğinde meydana gelmiştir. burdur ve muğla dolaylarında da hissedilerek herkesi korkutan bu depremle ilgili antalya valiliği'nden gelen açıklama; depremin can ve mal kaybına sebep olmadığı yönündedir. Kıbrıs yayı üstünde oluşan bu depremin yıkıcı etkisi olmadığı bildirilmiştir. depremler, salgın, ölümler derken insanların psikolojisi iyiden iyiye bozulmaya yüz tutmuştur. elbette bu sözler bir isyan niteliği taşımamaktadır. temennimiz ülkede her şeyin bir an önce normale dönmesidir. bir deprem bilimci 'antalya'da böyle şiddetli bir depreme son yıllarda rastlanmamıştı. bu akıllara zarardır.' demekte ve depremlerin 2022 yılına kadar süreceğini iddia etmektedir. bunu söyleyen öyle sıradan bir kişi değil, Prof. Dr. Övgün Ahmet Ercan'dır. kendisi ünlü bir Deprem Bilimci Jeofizik Yüksek Mühendisidir. bunun bir ana deprem olduğunu, daha büyüğünün beklenmediğini kaydeden Ercan, artçıların devam edeceğini söylemiştir. tabii ki bu bir tahminden ibarettir.

dünya kadın hakları günü

bulunmazzz
o günü, bu günü diye her güne özel bir anlam atfedilen dünyada 5 aralık itibariyle kutlanan gün. fakat yalnızca adı 'kadın hakları' olup, kadınların haklarını elde etmesi ve korumasına yönelik herhangi bir işlevi bulunmamaktadır. sosyal medya hesaplarımızda kadın haklarıyla ilgili sözler paylaşmak dışında bugün yapabileceğimiz pek bir aktivite yok gibidir. ee biraz da şiddete uğrayan kadınlardan bahsedip geçmişi yâd ettik mi tamamdır. (!) oysa kaç 5 aralık geçtiği halde dünyanın farklı yerlerinde onbinlerce, belki de yüzbinlerce kadın şiddet, istismar mağduru olmaya, öldürülmeye devam etmektedir. yapılması gerekenler aslında kınamaktan, lanet okumaktan, özlü sözler paylaşmaktan daha fazlasıdır. caydırıcı cezaların uygulanması bunların başında gelir. kadına zarar verenin ha bire serbest bırakılarak ödüllendirildiği bu ülkede kadın haklarının koruma altına alınmış olduğunu iddia etmek gerçekle bağdaşmayacaktır. zaten böyle bir iddiada bulunabilen de sanırım yoktur. 'kadın güçlüdür, kendi hakkını kendi savunur'cular bir tarafa, burada kastedilen kadın haklarına başkalarının saygı duymayı öğrenmesi gerektiğidir. örneğin bir kadın dışarıda açık gezdiği için yoldan geçen bir vatandaşın ona yiyecek gibi bakma, sözle veya el ile taciz etme gibi bir hakkı yoksa; çarşafla gezen bir kadını da bakışlarıyla, sözleriyle vb. aşağılama, 'yallah arabistan'a deme hakkı yoktur. kadın boşanmak istedi diye dövülmeyi, öldürülmeyi hak etmediği gibi, biriyle zorla evlendirilmeyi de hak etmez. kadın ikinci sınıf insan veya bir melek değildir. sığ görüşlü insanların kadına normal insan gözüyle bakmayı artık öğrenmesi gerekir.

hoş geldiniz, bilginizle eleştiriler getirdiniz.


eski defterler ile zamanda yolculuk açılıyor. dün, bugün, yarın ve sonsuza değin el değmemiş konularda deneyim ve düşüncelerinizi açıkça paylaşabildiğimiz kronolojik bilgilik, hayata dair ne varsa aklınızdakilere 7/24 tercüman olacak etik çerçevede bir topluluğuz.
üyemiz olarak zaman makinesi eski defterler'e siz de özgürce yazılar yazmak ve yönetimine katılmak ister misiniz? iletişim: sozluk@eskidefterler.com

hemen yazar ol