afganistanın ürettiği araba mada 9

maverdi
1978'den günümüze kadar savaş içinde olan bir toplum düşünün. Fakirliğin, yokluğun baş gösterdiği bir toplum. İslam karşıtı birçok devletin diz çöktürmeye çalıştığı ama başarısız olduğu bir toplum. İşte böyle bir toplumun ürettiği araba.
“Mada 9”


İlham alınması ümidiyle buraya bırakıyorum.

israf

maverdi
İsraf etmeyi genelde sadece gıda israfı olarak biliriz. Ama israf 3 çeşittir. Bunlardanda sakınmak gereklidir.
1) İsrafı tâam ( gıda israfı )
2) israfı kelâm ( gereksiz yere konuşmak )
3) israfı menâm ( çok uyumak )

aklımız nerede

maverdi
Daha çok para kazanmak için denemedikleri yol kalmadı. Faiz, şans oyunları, hırsızlık, fuhuş, yolsuzluk.. ve daha niceleri. Herkes bi şekilde zengin olma hayalleri peşindeydi. Ama bunun bir ölçüsü yoktu. Kendilerine düstur edindikleri bir cümle vardı: “Para gelsinde nerden gelirse gelsin.”
İşte bu anlayış biçimi bir toplumu yok eden en büyük etkenlerden biridir. Bu düsturla çıktıkları yolda kendi refahları için bi başkasının refahını hiçe saydılar. Karşılıklı olarak bu işleyiş devam etti. Sonucunda ne mi oldu ?
Toplum olma bilincini yitirmiş bir millet, kavgalar, anlaşmazlıklar, adam öldürmeler, yağmalar ve temelleri sallantıya uğrayan bir ...



besmele

maverdi
Bismillah her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim, şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi bütün mevcudatın lisan-ı haliyle vird-i zebanıdır.

narsisizm

senasizm
çok kötü hastalıklı ruh hali. narsiste narsist olduğunu asla anlatamıyorsun bu uğurda paramparça olan sen oluyorsun. manipüleyi, ruh emiciliği, bağımlılığı bir salıyor kanına bi bakmışsın o bataklığa girmişsin hem de hiç haberin yokken. çıkmak istediğinde izin vermiyor kaçıp kurtulamıyorsun takılı takılıyorsun allah herkese narsistlerden uzak bir yaşam sunsun. hayatınızda böyle insanlar varsa asla sizi manipüle etmesine izin vermeyin bırakın kendi yağında tek başına kavrulsun. kendinizi boş yere yormayın bu yolda.

aile kurmak

senasizm
aslında hem zor hem de kolay olan durum. herkesin kendine göre haklılık payını düşünürsek anlaşmak zor, empati ve anlayışı hesaba katarsak bir o kadar da kolay. kocaman insanların anlaşamaması çok garip gelirdi ben küçükken. şimdi ilişki kurdukça anlıyorum bazen insan aynı dili konuşamıyor. tek kişinin çabasıyla olacak şeyler değil aile olmak. iki kişinin aynı frekansı yakalamasıyla mümkün olabilecek bir olgu. fedakarlık gerektirir, emek gerektirir. sevginin de yetemediği kurum aslında aile kurumu.

her şey bitmek için başlar

mahperi
' Her şey bitmek için başlar.'
Ne yazık ki öyle. Acın geçmez sanıyorsun, mutluluğun bitmez sanıyorsun, çok seviyor gitmez sanıyorsun. Sonra bir sabaha gözünü aralıyorsun. Kalbine eskisi kadar batmıyor dikenin, mutluluğun leylalığı bitmiş, gitmez sandığın da gidebilirmiş. Öğreniyorsun. Hiç bir şey sonsuza kadar sürmez.

sil baştan başlamak

palindrom
çok sık olmasa da yaptığım her sefer "iyi ki" dediğim davranış biçimi. öyle her canınızı sıkan bir şey olduğunda silemezsiniz her şeyi. ama insan bazen karşıdan bakıyor... gördüğünüz yıkılmak üzere olan; sizin ruhunuzla, yüreğinizle yüklenip ayakta tutmaya çalıştığınız derme çatma, kara bulutlarla çevrili bir heyula...böyle durumlarda bir noktada yerle yeksan olması için geri çekiliyorum. çekilemediğimde en alttaki tuğlayı çekiyorum. toz-duman yatıştığında tertemiz inşa etmek insanın zihnini, kalbini temizliyor.

aile kurmak

palindrom
hiç kimse kavga etmek için aile kurmaz. kimbilir onların da nasıl tahammülsüzlükleri, yıkılan veya gerçekleşmeyen hayalleri, gönül kırgınlıkları vardı ki kendilerini tutamadıkları anları yaşadılar ve yaşattılar evin içerisinde.

her şey bitmek için başlar

palindrom
"Her şey bitmek için başlar" cümlesinin olduğu bir paylaşım gördüm birkaç gün önce... aylardan yine ocak olduğu için mi gözüm daha fazla takılıyor böyle şeylere bilmiyorum. Her yıl olduğu gibi yine aynı döngünün içinde geçecek olan bir aya başladık. Tam 21 yıl öncenin ocak ayında bir gün, can acısı, bir hastane avlusu ve içinden mi, dışarıdan mı geldiğini bilmediğin o soğuk... tıpkı diğer her şey gibi bitmek için başlayan bir hayatın içindeki sonsuz döngüler, kalp kırıklıkları, kahkahalar, öfkeler, aşk ve o ölümlü olduğunu unutma hali ile yenik düşülen kibir, hırs...
bir yerlerde tüm bunları aşanlar olduğundan eminim. kendi payıma; toplansa ancak yılda bir kez -birçok kez gösterilen sabırdan sonra- yaşadığım öfke hali haricinde belki ölüm gerçeği ile kişisel hayatımda çok fazla yüzleştiğimden olacak diğer duyguların yoğunluğunun benzersiz olduğu yanılgısına kapılmıyorum. çünkü hayatla kavga etmek insanoğlunun en temel hatası. asla kazanamayacağınız bir savaş. yine de her sabah enerjiyle dolu uyanıp bir sonraki günü ümit etmekten asla vazgeçmeyeceğimiz bir hamster çarkı. müzik bitene kadar dans etmeye devam edeceğimiz bir festival halidir yaşadığımız...
günün sonunda ölüm her şeyi ele geçirir. müzik bazen bir kalp atımı, bazen sonsuz kadar uzun gelen bir süre susar...tüm figüranlar dans etmekten başka bir şey bilmediklerinden şaşkınlıkla bakınır, ezgi yeniden başladığında ise önce sarsak adımlarla; zaman ilerledikçe ritmin içinde bir esriklik haliyle kaybolmuş çılgın figürleriyle bir sonraki sessizliğe kadar dönmeye devam ederler...

aldatanı aldatmak

tonsley
intikam duygusunun çok ince bir kırmızı çizgisi vardır. ucunu kaçırırsanız karşınızdakinin karakterinden hiçbir farkınız kalmaz. bu konu tam olarak da böyle bence. karşıdaki insanın yaptığı karaktersizlik sizin de onu yapmanızı gerektirmez. bunun affı zaten söz konusu asla değildir. hata düzeltilir ancak yanlış yaptıysan iş işten geçmiş demektir. zaten sizin için doğru kişi değildir, kurtulmuşsunuzdur.

“Yapılan bir yanlışa yanlışla karşılık vermek en büyük yanlıştır.”
-Mustafa Kemal Atatürk

sevmek mi sevilmek mi

tonsley
Sevmek insanın kendi içinde yaşadığı içinde var olduğunu bildiği bir duygudur. Sevilmek ise bir inanıştır. İnanmak o kadar güçlü bir duygudur ki bütün dünyayı değiştirebilir. Mesela dinlerin doğruluğu yüzde yüz asla ispatlanamaz. Ama dinlerin mensubu olan kişilerin inancı o kadar eşsiz ve derindendir ki dağlar devrilse üstlerine ondan vazgeçmezler. Sevilmek inancı da benim nezdimde tam olarak böyle bir inançtır ve en az o kadar güçlüdür.

pazartesi sendromu

tonsley
Artık sadece pazartesi günleri değil, haftanın her günü saat 08.00 sularında yaşadığım sendromdur. Sorun şudur ki; sabah kalkıp 10 saat işte çalıştığınız ve sonunda ev kirasını bile karşılamayan bir ücret için bir daha asla geri gelmeyecek olan o 10 saatinizi heba ettiğiniz bir gün yahut kalkıp akşama kadar okulda kalifiyesiz bir eleman olarak mezun olmak için gecenizi gündüz ettiğiniz hayatınızdan, arkadaşlarınızdan, ailenizden ödün vermeniz gereken bu devir içinde rutine dönen bu günlerin yorgunluğunu ve kızgınlığını sabahın ilk ışıklarında ağızda geceden kalma bir tütün tadı ve sırtınızda yaşanmışlığın verdiği o emekçi kamburu ile her günün aynı verimsizlikte olmasını, hatta daha da kötüye gittiğinin gerçeğini kabul etmemenin insan ruhuna vermiş olduğu daralma halidir.

didem

eski defterler
güzel kadınlara verilen isimdir, çok derin bakışlı ve duygusal oldukları bilinir. oğlak-yengeç burcunda olanlar ise anlatılmaz, sadece yaşanabilir. anlatmakla bitmez gibi görünüyor.

hem yetersiz hem de kötü yöneticiler

eski defterler
hem yetersiz hem de kötü yöneticiler, genel olarak, yönetimsel olarak çok eksiktir, bu eksikliğini 'kaçak' dövüşerek yani davranışsal bozukluklarla başta gösterir, mantıkla izah edilemez bazı tavırlar içindedir, kendini sürekli övebilir, diğer tabirle, abartılı yaldızlayacaktır ancak altı ise son derece boştur ve kendi ekibinden de kendisinin her yaptığının övülmesini koşulsuz bekler, eleştiriye ve ifade özgürlüğüne gelemez, buna karşılık ekibini asla korumaz, sorumluluk almaz, çalışanlara değer verirmiş gibi görünür, iyi niyetten son derece uzaktır, günün sonunda sadece ve sadece kendini korur. bu tür çözüm üretmeyen, sözde yöneticileri, insan kaynaklarına ya da üst yönetime tüm ekiple açıkça anlatmak en uygun olanı olacaktır. yönetemeyen, oturduğu koltuğu da hiçbir zaman dolduramayacaktır, 'evet efendim, sepet efendim' modunda yıllarca zaman doldurarak, çalışmak ister ve bu eksikliklerinin hepsini tıpkı küçük bir 'çocuk' gibi etrafındakilere yayacaktır, bölümüyle alakasız işlere dalar ki sözde etrafa ve üst yönetime sevimli yapı, çok iş yapıyor görünür, kendi ekibinden sinsice baskı ile fedakarlık ve fazla mesai bekler, sistem üzerinden akşamları, hafta sonları fazlaca mesailer yapılır ama maddi manevi karşılığını sorgulamak gereği bile duymaz, başkalarının sözlerine kanar gibi yapar, son günlerini böylece firmalarda oynar ve bir günün sonunda perde düşer, yüzü, sakladığı kimliği ve gerçekler ortaya çıkar. bu tip yetersiz yöneticilere asla prim vermeden mücadeleyi, gerçeklerle, somut ya da gerçek verilerle hep birlikte ortaya rahatça koyabilirsiniz yoksa yetersizlik ya da yetersiz yöneticiler, yeterliliğe ve de yetenekli çalışanlara karşı zaferini kazanacaktır, gece yarılarına kadar çalışsanız da bir gün kendinizi mesnetsiz iddialarla, hakkınızı alamadan, kapıda buluverirsiniz ya da kafanızda bir türlü onaylamadığınız verilen işlerde mantıksızca sağlığınızdan olarak, devam edebilirsiniz. (bkz: mobbinge hayır)

pazartesi sendromu

farmasiyen
Okula veya işe gidenlerin her hafta başı düzenli olarak muzdarip olduğu duygusal durum. etkilerini pazar gününün akşamından itibaren göstermeye başlayan bu sendrom, pazartesi sabahı alarmın çalmasıyla birlikte iyice şiddetlenir. 😊
tüm hafta boyu devam eden pazartesi sendromu, cuma günü olunca bünyeyi yavaş yavaş terk etmeye yeltenir. cumartesi-pazar pusuda bekleyen pazartesi sendromu, bir sonraki pazar gününün akşamında yine ortaya çıkar. bu sirkülasyon böyle sürüp gider, taa ki emekli oluncaya kadar. 😊
ama boş gezenin boş kalfası olan, istediği zaman uyuyup istediği zaman uyanan kişiler için pazartesi sendromu diye bir şey yok. Çünkü onların hayatı sendrom. zamanını boşa geçirmekten daha büyük sendrom mu olur? diye soruyorum ve sizleri düşünmeye davet ediyorum sayın seyirciler.
pazartesi sendromu nedir? belirtileri nelerdir? öğrendiğimize göre şimdi başka bir konuya daha açıklık getirelim:
- pazartesi sendromu bulaşıcı mıdır?
* evet. siz solunuzdan kalkıp mahkeme duvarı gibi bir suratla iş yerine / okula giderseniz, tabii ki sirke satan yüzünüzle etrafınızdaki insanları demoralize edersiniz. lütfen sendromunuzu içinizde yaşayın!
- pazartesi sendromu nasıl geçer? pazartesi sendromu ne iyi gelir? (soruya soruyla karşılık verme alışkanlığım hep, haber sitelerinde takaılmaktan oldu. halbuki eski defterler gibi günlük hayat gazetesi varken haber siteleriyle ne işimiz olmalı?) 😊
* pazartesi sendromunu atlatmanın ilk yolu bu hastalığı kabullenmektir. 😊
ikinci aşama size okulu veya işi sevdirecek bir hedef belirlemeniz.
örneğin; lisedeyseniz, "falanca üniversiteyi kazanacağım." veya üniversite okuyarsanız "mezun olup şu işe gireceğim. beni havada kapacaklar." yahut eğer çalışıyorsanız, "hedef 1 milyon TL!" gibi bir amacınız olmalı. âcilen sevgili yapmak da, okuldan veya ofisten nefret derecesinde tiksinmenizi önleyecektir.
pazartesi sabahı en yoğun hâline ulaşan trafikte canınızın sıkılmasını önlemek, otobüsteki ve yollardaki insancıklara odaklanmadan dikkatinizi farklı yerlere vermek için podcast dinlemeyi tercih edebilirsiniz.
o zaman herkese iyi pazartesiler!

yeni yıl

farmasiyen
eski defterler'e yakışır başlıklrdan biri daha. uçuşan düşünceler yerine kalemimden dökülen inciler deseydiniz abartmış olmazdınız bence. eski defterler gibi değerli bir platformda böyle içten, derin mânâlar ihtiva eden yazılar görmek çok güzel.

yeni yıl

palindrom
Yazdıklarını içinden geldiği gibi uzun uzadıya tasvirlerle donatmayıp, karaladığı kısa hikayeleri veya günceleri muhafaza etmeyenlerdenim ben...
belki istediğimde "bana göre" derli toplu cümleleri ardı ardına daima kurabileceğime dair bir küstahlığın esiri olduğumdan, belki yaşadığımız sürenin kısıtlılığı içerisinde saklamaya değer başka şeyler varken bu kısmı çok önemli görmediğimden.
Tuhaftır, kitaplarıma çok düşkünüm oysa ki. Başkalarının kelimeleri mi beni daha çok etkileyen; yoksa kendi seçici algımla bana dair bir şeyleri yeniden yaratmanın daima benim elimde olduğunu fısıldayan ego mu beni buna iten o konuda da bir fikrim yok.
yaşım ilerledikçe, önceleri köşelerine dokunarak geçtiğim olayların kaç dayanak noktası olduğunu içten içe merak etmeye başladıkça ve her şeyi giderek daha büyük zihin süzgeçlerine boca ettikçe tüm bu koca yaratımın içindeki önemimin de, önemsizliğimin de aynı derecede farkına vardım.
fotoğrafımın çekilmesini oldum olası sevmemişimdir mesela, şimdilerde bir nev'i münzevi gibi tanımlanmamak adına çok az sayıda insanla fotoğraf paylaşsam da içimde bir yerin sürekli bundan rahatsızlık duymasına engel olamıyorum.
Herkesin buna güzelliğinin, yaşadığı anın, gördüğü yerlerin, sevdiklerinin ispatı veya hatırasını tutmak adına önem verdiğini biliyorum. Fakat olduğum yerleri ve sevdiğim insanları, keyifli anları karelerde dondurmayı bir tarafımla sevsem de konu ben olduğumda zihnime düşünceler üşüşüyor.
Eğer artık bugün göründüğüm gibi görünmeyeceğim bir yaşa kadar yaşarsam 10 ya da 20 yıl önce ne kadar güzel veya etkileyici olduğumun bir önemi olacak mı diye düşünüyorum. Elde edilebilecek olan yalnızca "zamanında ne güzel kadınmış" denilecek o üç saniye değil mi?
Neticede kişi kendini nasıl tanıtırsa tanıtsın, karşıdaki kişiye o dakika itibariyle gösterdiği ve hissettirdiğidir çünkü hatıratta yankı bulan.
Sonra eşyalara bakıyorum. Bir şeyin yalnızca güzel olduğu için sahip olma hırsıyla saklanması da ruhuma uymuyor benim. O eşyada bir anlam olmalı. Bir şeyleri çağrıştırmalı. (teknolojik aletlerden bahsetmiyorum, onlar zaten çağın gerektirdiği fonksiyonelliği ve zaman verimliliğini sağlamak üzerine tasarlanıyorlar ve nitekim amaçları da bu olmalı) ama yalnızca güzel olduğu için bir şeyleri kendime saklamayı başaramıyorum.
Onu benden daha iyi kullanabilecek, belki daha özenli bir dekorasyonla görünümünü tamamlayabilecek birine vermek konusunda ikinci kere düşünmeme gerek bile kalmıyor.
Belki yazılarıma ve eşyalara karşı gösterdiğim bu tutumdur ki beni insanlara da aynı şekilde davranmaya zorluyor. (Canlılarla cansızları karşılaştırmak da bir garip mi oldu bilemedim) Çevremdeki bir çok insanın arasında; ben de herkes gibi aslında dar bir çemberde yer alan sayılı dost ve aile bireyi ile yaşıyorum. Ama hayatımın hiç bir döneminde gitmek isteyen herhangi birine kalması için baskı yaptığımı hatırlamıyorum. İçeri girmesi için kapımı açtığım herkesin; istediğinde gitmesi için de o kapının aralık olacağını bilmesi benim için önem taşıyor. Bu bir değersizleştirme değil; her ne kadar öyle görünse de. Aksine karşıdakinin isteğine, ruhuna saygı duymak benim gözümde. Hayatım boyunca bulunmak istemediğim herhangi bir yerde kalmak zorunda olmayı kendime yedirememişimdir. Aynı şekilde salt kendi mutluluğum veya arzularım doğrultusunda hiçbir canlıyı da yürek hapishanesine koymamak gerektiğini düşünüyorum.
Şimdi yukarıda yazdıklarımı aklımdan geçirdim.... sanırım başlığa uygun olarak zihnimde uçuşan düşünceleri sıraladım arka arkaya. Bazen bütünlüğü de sağlayamamışımdır muhtemelen. Bütün yazdıklarım belki bir serzeniş, belki anlaşılma kaygısı, belki yalnızca iç dökerek ferahlamaktan ibarettir. Aslında bu yazı da neresinden bakarsanız bakın hepimizin içinde yer alan "tarihe bir not düşmek", "ölümsüzleşmek", "anlaşılmak" la ilgili o koca boşluğun ifadesidir. Ama yine kimi zaman yaptığım gibi aklımdan geçen kendime dair eleştirilere gözümü, zihnimi kapatarak yayımlanması için "gönder" tuşuna basacağım. Hayatın küçük, değerli maskaralıkları...

hoş geldiniz, bilginizle fikirler ve eleştiriler getirdiniz.


eski defterler ile zamanda yolculuk açılıyor. dün, bugün, yarın ve sonsuza değin el değmemiş konularda deneyim ve düşüncelerinizi açıkça paylaşabildiğimiz kronolojik bilgilik, hayata dair ne varsa aklınızdakilere 7/24 tercüman olacak etik çerçevede bir topluluğuz.
üyemiz olarak, zaman makinesi eski defterler'e siz de özgürce yazılar yazmak ve yönetimine katılmak ister misiniz? iletişim: sozluk@eskidefterler.com / +908503022238

hemen yazar olun