confessions

farmasiyen

1. nesil murahhas - üstad - murahhas

  1. toplam entry 162
  2. takipçi 2
  3. puan 11338

sürekli telefon yenileyen alışveriş meraklısı

farmasiyen
alışveriş meraklısı olmaktan ziyade, 'parayı harcayacak yer bulamayan bir embesil' diye tanımlama yapılabilecek insan türü. Hayır benim bildiğim alışveriş meraklısı dediğin çanta, kıyafet, ayakkabı falan alır. böyle bir dönemde sık sık telefon yenileyen kişi için birkaç ihtimal düşünülür:
1- falancaoğullarından miras kalmıştır, bu da oraya buraya saçıp savurmanın derdine düşmüştür. hazıra dağ dayanmaz sözünü unutan bir ahmaktır.
2- bu kişi bir hırsızdır. sürekli telefon refresh etmesinin (yenilemesinin) sebebi, aslında telefon çalmasıdır. (biraz plaza dili konuşmak bazen iyi gelir.)
3- bu bir telefoncudur. ya da bir telefoncunun yakın akrabasıdır. aslında telefon yenilediği falan yoktur. sadece hava atmak için bir günlüğüne ödünç alır, arkadaşlarına gösteriş yaptıktan sonra ertesi gün yerine teslim eder. gerçekte külüstür bir telefon kullanıyor fakat belli etmiyordur.
4- bu kişi bir doktor, avukat veya başka dolgun maaşlı bir meslek sahibidir. aldığını telefona vermekten haz duyuyordur.
sonuç:
hangi gruptan olursanız olun, siz sürekli telefon değiştiriyorsanız, normal değilsiniz.

gaz çıkarıp sofraya afiyet olsun temennisi kabalığı

farmasiyen

düşüncesiz, duyarsız, saygısız insanlardan beklenen, mide bulantısı oluşumuna yol açacak bir davranış biçimi. eğer o gaz çıkarma eylemi ağız yoluyla gerçekleştirilmediyse bu daha da iğrençtir. ağız yoluyla gerçekleştirildiyse fakat kişi dudaklarını birbirine bitiştirmek veya elini ağzına götürmek suretiyle ağzını kapatmaya tenezzül etmediyse (!) bu da sofradakilerin tiksinti duymasına, 'oha görgüsüz!' diye tepki vermesine sebep olacaktır. fakat kişi bunu yaparken ağzını kapatma erdemini (!) gösterdiyse, bu diğerlerine göre daha az hafiftir.
biyolojik tahlillerimizi bir kenara bırakırsak, geğirip hiçbir şey olmamış gibi afiyet olsun demek nedir arkadaş, insan rezil olunca rezil olduğunu kabul etmeli. kabullenmek, yapmanın başlangıcıdır demiş bir çin atasözü. (inanmak başarmanın yarısıdır olacaktı o pardon, ama bu da farklı bir versiyonu)

yargı 5. bölüm izle

farmasiyen
bu hafta en çok gerçekleştirilen, youtube'a yazarsanız hiçbir sonuca ulaşamayacağınız arama sorgusu. (çünkü hâlâ youtube'a düşmedi, büyük eksiklik. oysa camdaki kız öyle mi? saniyesinde ekliyorlar. yargı'nın kendini bu konuda geliştirmesi gerek.)
bölüme gelecek olursak, mantıksız fakat sürükleyici bir bölümdü.
sonuçta bir 'türk' dizisi olmasından mütevellit, saçmalıklarla dolu olsa da, enteresan bir çekim gücü var dizinin.
yargı 5. bölüm özeti, yargı 5. bölümde neler oldu? gibi aramalarla google amcayı meşgul edenler için kısa açıklama:
ceylin, engin'in evine gitti. tesadüfe bak sen, tam o sırada eşyaların değiştirildiğini gördü. her yer yanık kokuyordu, belli ki eşyaları yakmışlardı!
soru 1: inci öleli kaç gün oldu, eşyaları değiştirmek yeni mi akıllarına geldi? 1 adet mantıksızlık cepte.
sonra ceylin ve engin mutfakta iken, ceylin rafta peçeteden yapılmış bir gemi gördü! adamlar delilleri yok etmek için tüm evi baştan dizayn ediyorlardı, fakat ne hikmetse o sihirli (!) peçete hâlâ orada duruyordu.
sonra ceylin'in beyninde şimşekler çaktı. 'bu gemiyi inci'den başkası yapmış olamaz!' dedi. (inci, canı sıkılınca böyle yaparmış. bu şekilde bir takıntısı varmış.)
bölümün en saçma sahnesi buydu. katilin kimliği başka türlü açığa çıkmalıydı. bu hiç olmadı. 2. mantıksızlık da tamam.
sonra yekta apar-topar eve geldi. ceylin iyice emin oldu inci'nin o evde öldürüldüğüne.
bunları ılgaz'a anlattı. birlikte plan kurdular. plana bak çok dâhiyâne:
ceylin engin'i arar:
- engin ben evde laptopu unutmuşum sen gidip alsana
engin:
-tamam.
evin yakınına bir ekip gönderirler.
engin eve girince, ekipten biri ceylin'in babasını arar:
-kızınızı kimin öldürdüğünü biliyorum. görüntüleri bende var. kızınızın cesedinin atıldığı çöp konteynerının yanına 200 bin TL bırakın, görüntüleri vereyim.
zafer bey şoka girer. 'ulan telefonda bir ses, bana böyle böyle diyor' der.
o sırada engin de oradadır.
bunu duyan engin paniğe kapılır ve doğruca çöp konteynerının yolunu tutar.
tabii ki polisler de onu bekliyordur.
işte böylece engin'in katil olduğu meydana çıkar.
daha zekîce kurgulanmış bir şey olabilirdi, kesinlikle çok saçma buluyorum. mantıksızlıklar silsilesi devam ediyor.
ayrıca metin komser, çınar uyurken yanına girip duygu dolu bir konuşma yapması, özür dilemesi falan çok saçmaydı.
uyuşturucu sattığı için ona düşman olmuştu fakat çınar bıçaklanınca yelkenleri suya indirdi.
işte böyle kötü örnek oluyorlar gençlere. 'herkes hata yapar, herkes hata yapar' diye sık sık tekrarlıyorlar, çınar'ı masum göstermeye çalışıyorlar falan. bence bunlar hep kötü örnek.
peki engin inci'yi neden öldürdü?
onu da flashback sahnesiyle izledik.
inci engin'in evine gitti.
'ozan hoca beni taciz etmeye çalıştı, tam o sırada karısı gelip bizi bastı ve yanlış anladı. senin baban avukat ya hani, onu araya soksan bu hhocayı tehdit ettirsen? bu duyulursa babam beni öldürür.' dedi.
engin de inci'ye:
'yalan söylüyorsun! kalk git buradan hocanla ilişkin olduğunu bilmiyor muyum kızım? beni kullandığının farkında değil miyim? çünkü sana âşığım biliyorsun. sen yalan söylersin, ben de inanırım. ne zaman başın sıkışsa engin gel!' dedi.
(tüm sahneyi yazıyorum size kıymetinizi bilin.)
inci de ona şöyle cevap verdi:
'yapmasaydın oğlum! mal mısın sen? ne zaman yardım istesem ezik ezik 'yardım ederim' demedin mi? babandan kaçıp ablama sığındığın gibi, sana gösterdiğim şu kadarcık sevgi kırıntısına sığındın. seni sevmemi bekledin benden. senin nereni seveyim ben mal!'
engin bu sözler karşısında çok sinirlendi ve kül tablasını inci'nin kafasına indirdi.
fakat yeni teori şu:
aslında inci o an ölmedi. sadece kanlar içinde bayıldı. fakat onu son darbeyle ööldüren kişi yekta oldu. şu an herkes engin'i katil sanıyor. fakat asıl suçlu yekta. (bu bir tahmin. fakat gerçek olma ihtimâli ağır basıyor.)

kandilden kandile dua edenler

farmasiyen
gerçekleştirdikleri bu davranış ile büyük bir ibâdet yaptıklarını düşünen, çok faziletli olduklarını sanan insanlar bütünü. (yani en azından bir kısmı, istisnalar hariçtir.) tabii ki dua etmenin başlı başına büyük bir ibâdet olduğu inkâr edilemez.
fakat sadece kandilden kandile dua edince, cuma'dan cuma'ya veya bayramdan bayrama namaz kılınınca islâmiyetin tüm şartları yerine getirilmiş olmuyor.
bir de namaz kılıp her türlü kötülüğü yapanlar veya 'namaz kılmıyorum ama kalbim temiz, önce insanlık önce iyilik, ben de herkese yardım ediyorum' diyen insanlar da çok.
peki ya, kandilde dua bile etmeyip, sadece kandil simidi yiyerek (!) sevap işlediklerini sananlara ne demeli?
ya da ehl-i sünnet mi değil mi belli olmayan bir hocanın kandil programını dinleyip büyük bir hasenat yaptığını zanneden, o hoca televizyonda dua ederken sadece ellerini açmakla yetinen ve 'bugün de çok dua ettik şükürler olsun' (!) diye düşünen insanlar ne olacak?
dinlediği hoca dünyanın en iyi hocası olsa bile, hocanın dediklerini yapmıyorsa dinlemesinin ne faydası var?
tüm bu soruların cevaplarını istiyorum. dosyaları kahveyle beraber odama bırakın. (televizyon deyince kendimi bir an vasat türk dizisi modunda buldum, hatlar karıştı.)

kahve

farmasiyen
Bu başlığa komik bir şiir iyi gider diye düşündüm ve sizinle eski şiirlerimden birini paylaşmak istiyorum:


Kahveyi içmeli, hep yudum yudum,

Kahvededir benim, sevincim ve umudum,

Ben şu hayatımda, çok şiir okudum,

Kahve gibi tat vermedi!

-----

Sen al kahveni, güzel iç yavaş yavaş,

Kahve yalnız içilir, yenmez yanında lavaş!

Kopuyorsa fırtına, oluyorsa savaş,

Kahve ile dur de, kahve ile dur de!

-----

Kahve ile vermeli, güne nefis bir mola,

Kahvenin yanında hiçtir, gazoz, çay ve kola,

Gelmiyorsa yüreğin, bir türlü asla yola,

Bir fincan kahve yap, belki işe yarar!

-----

Ah dostlar gelin, biraz kahve içelim,

Üşürüm ben hep, ısınmadı ki hiç elim,

Gönlümde kalmadı yok, ne derman ne çelim,

Kahvem bana yeter, kahvem bana yeter!

-----

Önce biraz ye, güzel bir sandiviç,

Sonra üstüne, leziz bir kahve iç,

Kahvenin tadına var, yudumlarken höpür höpür,

Kül tablasıyla beraber, acılarını da süpür!

-----

Kahvenin telvesi var, ya benim neyim?

Ben her gece, onsuzum ve dertteyim,

Kahve alır mısınız, doldurayım mı beyim?

Tabii doldur, tabii doldur!

camdaki kız 13. bölüm özeti

farmasiyen
cevabını öğrenmek için, sedat'ın iğrenç oyunculuğuna rağmen 2 buçuk saatlik diziye katlandığım soru. tolgahan sayişman bile feyyaz şerifoğlu'dan daha gerçekçi rol yapıyor, acı ama gerçek. böyle yapmacıklık, böyle robotik konuşma olamaz. resmen tüm hikâyeyi berbat ediyor, senaryonun büyüsünü kaçırıyor, tahammül etmek çok zor...
işte camdaki bölüm neler oldu? sorusunun cevabından satır başlıkları:
1- hayri ile nâlân karşı karşıya geldi (aman ne büyük buluşma! hayri diyye bula bula bunu mu buldunuz diyesi geliyor insanın. nedense bana aşırı itici geldi)
rafet koroğlu'nun yeni şoförü de hayri oldu
2- cavit sayesinde nâlân'ın suçsuz olduğu ortaya çıktı. cavit yalan haberi (!) yapan gazeteciye özür diletti, herkes nâlân'ın suçsuz olduğunu öğrendi. (orası da ayrı bir saçmalık.
gazeteci nâlân'a: 'hamile kaldığınız için apar topar evlendiğiniz söyleniyor, doğru mu?' demişti. nâlân da 'evet doğru aynen öyle oldu, doğru' demiş, sonra da 'bir tek bana mı böyle terbiyesizlik yapıyorsunuz?' diye eklemişti.
sen öyle dersen, tabii ki magazincilerin hepsi senin bu sözünü alıp haber yapar. yani malzemeyi sen vermiş oldun.
buna rağmen yalan haberi cânâ yaptırmış gibi göstermeleri inanılmaz saçmaydı. sonuçta türk dizisi, fazla mantık örgüsü aramamak gerek.)
3- cânâ'nın kocası her şeyi öğrendi ve cânâ'yı evden kovdu
4- rafet yönetim kurulu başkanlığını bırakacağını açıkladı, sedat bu görevi devralmak için hayatında ilk defa çalışmaya başladı. hatta o kadar moda girdi ki gidip arkadaşına 'babam beni yönetim kurulu başkanı yapacak' diye ispiyonlayınca babasından fırçayı yedi, kapak oldu.
5- gazetecilere söylediklerinden dolayı feride nâlân'a çok sinirli olduğu için onu affetmedi. 'torun haberi vermeden annelik bekleme benden' dedi. işte nâlân'ı harekete geçiren cümle bu oldu.
6- nâlân alışverişe çıkıp sedat için süslendi püslendi. sonuçta kız evleneli kaç hafta oldu, hâlâ ilk gecelerini yaşayamadılar. nâlân artık cesaretini topladı, tam 'bu gece oldu bu iş' derken sedat'ın eve gelmeyeceğini, otelde çalışacağını öğrendi.
cânâ (sedat'ın eski sevgilisi) de bunu öğrendi, soluğu otelde aldı, romantik geceye cânâ baskınıyla gölge düştü.
camdaki bölüm 13. bölüm özeti benim için şöyle: 'bundan sonrasını izlemene gerek yok, diziyi fragmanlardan takip et!'
herkes nedense her bölümü çok beğeniyor fakat ben her bölümde gittikçe soğuyorum diziden. 'yargı' daha heyecanlı, yargı'ya gelin arkadaşlar!

parti muhabbeti

farmasiyen
'kız ne giysem sence? Kimler davetli? Mekân neresi?' gibi sorularla gerçekleştirilen sohbet türü. Evet, bana göre 'parti' (!) muhabbeti budur. Hazır yaz da gelmişken parti, festival, şenlik muhabbetlerine ihtiyacımız vardır. Daha doğrusu muhabbetle başlayıp kararlaştırmak, sonra onu icraata geçirmek lâzımdır.
Ama tabii ben her şeyi tersinden anlamayı seven, farklı perspektiflerden yorumlamayı ve biraz da kötü espri yapmayı huy edinen biri olarak parti muhabbeti kavramını böyle başka bir anlama çektikten sonra, işin siyasi yönüne de temas etmek isterim.
Politika açısından insanların yaptığı parti muhabbeti, tıpkı takım muhabbeti gibi boştur. Evcilik oynar gibi particilik oynayanlar veya holigan gibi, taraftar gibi parti tutanlar bu toplumun kangren olmuş damarlarıdır.
Anne-babanın, iki kardeşin arasını açan, hatta bazen boşanma sebebi bile olması mümkün hâle gelen parti muhabbetleri, 'benim partim senin partini döver' anlayışıyla, karşısındakini ezmek için yapılır. Partimi savunuyorum diye karşısındakine küfürler yağdıranlar da, İslâmiyeti savunuyorum diyerek her önüne gelene cehennemlik damgasını yapıştıran, herkesi kâfir, zındık, mülhid diye yaftalayanlar aynı yolun yolcusudur.

yaz sağanağı

farmasiyen
Gökyüzünden birbiri ardına düşen damlalar altında sevgiliyle romantik bir yürüyüş yapma imkânı sunan doğa olayı. (!) sevgilisi olmayanlar da yaz yağmurlarını fırsat bilerek doğa yürüyüşüne çıkabilir, huzurla ıslanmanın keyfini yaşayabilir.  35-40 dereceyi bulan sıcaklıklar sebebiyle ağzı dili kuruyan topraklara âb-ı hayat katreleri gibi gelir yaz yağmurları.
Aslında 'yaz yağmuru' tam bir kız iki oğlanlı, bol holdingli, kötü oyuncularla dolu bir Türk yaz dizisi ismi olabilir. Çünkü biz Türklerin öyle sıradışı (!), olağanüstü (!), marjinal (!) yaz dizi isimleri meşhurdur: Gün ışığı, kalp atışı, yaz gecesi, çilek kokusu vb. vb. (bazılarını sallamış olabilirim, aşağı yukarı aynı şeyler olduğu için sorun yok)

yangın felaketi

farmasiyen
Burnu tıkansa iktidardan bilecek olan kişilere göre, iktidarın yüzünden çıkmış olan doğal âfettir. Hem türkiye'nin hem dünyanın çeşitli bölgelerinde çıkan bu yangınlar aslında anlayan insanoğulları için bir îkâz, ibret niteliğindedir. Küresel ısınmanın giderek arttığı, çevrenin ve uzayın her geçen gün daha fazla kirlendiği, insanların doğaya sürekli zarar verdiği düşünülecek olursa, bu yangınların gerçekleşmesine şaşmamak gerekir.
Kendi çıkarları söz konusu olunca onları elde etmek için yangından mal kaçırır gibi acele edenler, ülkenin menfaati için bir şey yapmak şöyle dursun, tam tersi yangınla ilgili asılsız şeyler paylaşarak yangına körükle giderler. Çünkü onların amacı nasıl daha fazla beğeni alırım, nasıl popüler olurum, bu yangını nasıl fırsata (!) çevirebilirim gibi şeylerdir. Hatta eminim fidan kampanyası adı altında kendi için para toplayanlar da vardır.
yangınla ilgili haberleri sosyal medyadan değil güvenilir yerlerden takip etmek en doğrusudur. Tabii ki yangınla ilgili doğru dürüst bir şey yazma cesaretini gösteremeyen, yangın hakkında yalan yanlış haberler yapan veya yangın orada son sürat devam ederken 'yangın söndürüldü' (!) diyen TV kanallarını kastetmiyorum.

eyvah eyvah

farmasiyen
İnsanların ayvayı yedikleri zaman kullandıkları ünlem cümlesi. Genellikle iş işten geçtikten sonra telâfuz edilir. Bir pişmanlık ifadesi olup 'keşke böyle yapmasaydım, salak kafam!' anlamına gelir.
Ayrıca 'eyvah eyvah' şeklindeki ikileme, bana emre aydın'ın eyvah şarkısını hatırlatmıştır. 'ama çok zor dayanmak, saat sabah 5'se, bıkmışsan ve istanbul'daysan' diyen emre aydın, sanırım sabahın köründe solundan kalkan, somurtarak işine giden, bu yaz günü sıcağın alnında çalışan fırıncıları falan kastetmiş olmalıdır. (!) 
Evet, 'bir başlık ne kadar amacından saptırılabilir?'sorusunu uygulamalı olarak cevaplamış, ata demirer filmi için açılan başlığı nerelre getirerek sizin farklı dünyalara yelkan açmanızı sağlamış bulunuyorum. Eski defterler yazarı olmak bunu gerektirir.

okullar açılacak mı

farmasiyen
öğrencilerden %98.6'sının 'hayır!' diye cevaplanmasını istediği soru. okulların yeniden eğitime start verdiğini farz etsek bile, çok geçmeden, birkaç ay sonra yeniden 'okullar açılacak mı?' sorunsalını düşünmeye başlayacağımız kesindir. çünkü vakalar böyle giderse, okulları aç-kapa aç-kapa pimapen pencereye çevirecekleri muhakkaktır. (!) 'Okullar açılacak mı?' şeklindeki yılın sorusuna, 'açılsın artık örgün uzaktan eğitimle olmuyor' diyenleri de anlamak mümkün değil. aslında bence okullar açılmalı, fakat okula gitmek isteğe bağlı olmalıdır. isteyenler uzaktan eğitim görmeye devam etmeli, herkes bu yeni dünya düzenine uyum sağlamalıdır. Artık dar kalıplardan kurtulmak, mekâna bağımlı kalmamak gerekir.
Hem bir çin atasözü (!) ne demiş: önemli olan eğitimin 'örgün' değil 'özgün' olmasıdır. .:)

sonsuz sayfaları ile eski defterler

farmasiyen
'Sonsuz sayfalarıyla Eski Defterler'. Evet, Eski Defterler ancak bu kadar güzel özetlenebilirdi dedirten başlık.

Buradaki her bir başlık, her bir entry apayrı bir sayfa. Hatta apayrı bir kitap. Hani bazen rüya içinde rüya görürsünüz ya, onun gibi. Ya da bir kutunun içinden bir paket çıkar, onun içinden de bir paket. İşte Eski Defterler'deki her yazı böyle kat kat derin anlamlarla sarılmıştır.
Doğru, buradaki başlıkların da bir sayısı var, entryler sınırsız değil sonuçta. Ama onların yaşattığı duygular, hissettirdiği mânâlar sonsuz kılıyor onları.
Eski Defterler'e kayıt olmak, burada yazı yazmak çok kolay. Bu dijital memleketin insanlarıyla kaynaşmak da öyle. Zor olan şu ki Eski Defterler'i bırakamıyorsunuz. Her gün mutlaka buraya girmek, kim ne yazıp çizmiş diye bakmak istiyorsunuz. Hangi başlıkların açıldığını merak ediyorsunuz. Çünkü Eski defterler'in böyle bir atmosferi var.

Hani –benim annem dâhil- birçok ev hanımı her gün dizi izler gibi yemek programı izler, kim kaç puan alacak diye heyecanla takip eder ya. İşte onun gibi. Günlük bir rutin hâline gelmiş eski defterler bizim için ama her gün heyecan verici. yani hem vazgeçemediğimiz bir alışkanlık, hem de monotonluktan uzak.

yaz yaz bitmez!

insanın yazmaya doyamadığı bir yer eski defterler. çünkü karşında, 'nereden ne bulsam da şunu rezile etsem' diye fırsat kollayan bir kitle yok. insanlar yazdıklarını delik deşik etmeye, tadını kaçırmaya çalışmıyor. kimse açık arama derdinde değil. bilakis herkes birbirinden bir şeyler öğrenmenin, birbirine faydalı olmanın peşinde. tabii ki eski defterler'de âdâbıyla mizah da yapılıyor. neticede burası bir akademi değil. eğlenceyi ve bilgiyi ikisinin de büyüsünü bozmadan birleştiriyor eski defterler.

burada mürekkep kurumaz!

eski defterler kalemiyle tarih yazmak isteyenlerin yeri. gönülden inciler mekânı. mürekkebin kurumadığı, tam aksine yazıldıkça daha da yazdıran bir yer. hani tuzlu su içince harareti daha da artarmış ya insanın, bunun gibi. yazıyorsunuz ve daha çok yazmak istiyorsunuz. çünkü rahatlıyorsunuz, pozitif enerjiyle dolduğunuzu hissediyorsunuz. biliyorsunuz ki eski defterler'in binlerce üyyesi olduğu kadar binlerce misafiri de var. yazdıklarınızı başkalarının okuyacak olması, birileriyle bir şeyler paylaşmak sizi mutlu ediyor.

tabii kendiniz de başkalarının yazdıklarını okuyorsunuz. kâh ilham alıyorsunuz, kâh gülüyorsunuz, kafanız dağılıyor. hem eski defterler'de öyle egolu bir moderasyon ekibi de yok. –deyim yerindeyse- tebdil-i kıyafet ile halkın arasına karışan hükümdarlar gibi onlar. sizin gibi yazıyorlar, okuyorlar falan, gerektiğinde eski defterler'in pırıl pırıl aynasını lekeleyebilecek şeyleri uzaklaştırıyorlar buradan. (uygunsuz entryler gibi.)

eski defterler'i bir okyanusa benzetiyorum ben. herkes buradan kovasını dolduruyor her gün ama eski defterler'in suyu azalmıyor. eski defterler her gün büyümeye devam ediyor. buraya gelen üyeler kendileri kazanıyor aslında. çünkü burası sadece bir sözlük değil. sıcak bir yuva gibi bir nevî.

eski defterler'i gereksiz övdüm gibi gelebilir ama nedense içimden bunları yazmak geldi. belki bunda, gerçek bir sözlüğe hasret kalmamın da payı var. çünkü birçok sözlükte takıldım, kimisinin yöneticileri kendini kaf dağında görüyor istediği şeyi siliyor, istediğini banlıyor. kimi sözlükler güncel değil –deyim yerindeyse- in-cin top oynuyor, kimsecikler yok. boş bir odada sesiniz yankılanır ya hani, kendiniz çalıp kendiniz oynuyorsunuz resmen.

oysa eski defterler öyle değil. dedim ya hem moderasyon ekibi sıcak kanlı insanlar hem de eski defterler gelişmeyi sürdüren, güncel bir platform. öyleyse bize de bu platformun değerini bilmek düşer.

'sözlük yazarı olmalıyım'

farmasiyen
sözlük yazarı olmalıyım diye düşünenlere sesleniyorum. bunu hemen eski defterler'de gerçekleştirmenin tam zamanı. burada yazmak aslında yalnızca 'sözlük yazarı' olmaktan ibaret değil. mâlum, ülkemizde yazar olmak kolay. eline kalem alan yazıp çiziyor, köşe yazarlığı yapıyor, kitap çıkarıp yok satıyor. eline mikrofon alan sunucu oluyor. yazmak mesele değil de, nitelikli yazmak mesele.

işte eski defterler, nitelikli yazanların adresi. dışarıdan bakıldığı zaman normal bir sözlükten farkı yok gibi. insanlar da öyle değil mi? hepsi görünüşte insan ama her birinin karakteri çok farklı. işte eski defterler'in farkını da içine girip bu ortamın havasını soluyanlar çok iyi anlıyor.

eski defterler'in böyle nostaljik, otantik bir havası var âdeta. geçmişten esintilerle insanın ruhunu okşuyor. fakat bugünün konuları da hararetli bir şekilde eski defterler'de konuşuluyor.

öte yandan gelecekle ilgili şeyler de burada masaya yatırılıyor. kim demiş biz küresel ısınmayla ilgilenmiyoruz, 2023 türkiyesi bizi alâkadar etmez diye? eski defterler yazarları her konuda bir şeyler söylüyor. çünkü burası zengin, özgür, seviyeli ve samimi bir platform.

Suya mı Taşa mı?

başka sözlüklerde yazmayı suya yazmaya benzetiyorum ben. o kadar emek harcadığınız, bir hevesle uzun uzun yazdığınız şeylerin yerinde yeller esiyor bazen. bir bakıyorsunuz onlarca yorum gelen başlığınızı silmişler. ya da bir başlığa yazdığınız entry yok oluvermiş sessiz sedâsız. daha da beteri, bazen hesapları bile kapatıyorlar. onlar buna 'uçurmak' diyorlar. insanların emeğine dinamit koyarak havaya uçuruyorlar evet! (!)

oysa eski defterler'de böyle bir risk yok. herkes istediği gibi yazıyor ve bunların asla silinmeyeceğinden çok emin. tabii ki eski defterler'in bir prestiji, güçlü bir imajı var. eski defterler biliyor ki, özgürlük ve taşkınlık çok farklı şeyler. onun için hakarete, küfüre izin vermiyor. bölücülüğe sevk eden, insanları kışkırtan yazılar burada kendine yer bulamıyor. zaten eski defterler'in böyle nahiv ve zarif bir platform oluşu, huzurlu ortamı bundan kaynaklanıyor.

neyse, başka yerlerde yazmak sanki su üzerine yazmak gibi demiştim. eski defterler'de yazmak ise taşa yazmaya benziyor bence. silinmiyor, tam tersine bugüne de geleceğe de iz bırakıyor. yazarlar burada tarihe sesleniyor, bugünü kayıt altına alıyor ve geleceği daha gelmeden tartışıyor.

eski defterler'in eskimeyen yazıları!

eski defterler'i dijital bir kamera, dev bir arşiv olarak nitelendirmek de mümkün. geleceğe not bırakmak isteyenler de, tarihi yeniden gün yüzüne çıkarmayı arzu edenler de burada amacını gerçekleştirebiliyor. çünkü eski defterler zaten bunun için kuruldu.

sözlük konseptine sahip olduğuna bakmayın. aslında bir sözlükten çok daha fazlası. buraya sadece sözlük gözüyle bakmak haksızlık olur. eski defterler ayırım yapmadan her düşünceye bünyesinde yer veriyor. insanlar birbirlerine saygısızlıkta bulunmadığı sürece bunun hiçbir mahzuru yok.

yani eski defterler bir renk cümbüşü gibi. rengârenk bir gökkuşağı gibi. istanbul'un kapalıçarşısı var ya hani, internetin kapalıçarşısı da eski defterler aslında. ne ararsanız bulmanız mümkün. tarihi olaylar, gündem konuları, geleceğe dair tahminler. eski defterler'in içeriğini belli şeylerle sınırlamak imkânsız olduğu için, burada neler konuşulduğunu da tek tek saymak olanaksız. iki lafın belini kırmak isteyenler burada toplanıyor. eğlenirken öğrenmek ifadesi burada hayat buluyor. evet, eski defterler bir chat sitesi değil ama, burada samimi arkadaşlıkların kurulduğu, sözlük yazarlarının özelde birbiriyle kaynattığı da inkâr edilemez. (!)

eski defterler'in eskimeyen yazıları ruhumuza ilaç, kalbimize âb-ı hayat gibi geliyor âdetâ. bunları uzaktan okuyup 'ne edebiyat parçalıyor bu, alt tarafı klasik bir sözlük?' diyenler varsa, buyursunlar bekliyoruz. eminim bu kapıdan girdikten sonra bana hak verecekler.

tam kapanmanın özeti

farmasiyen
'adı var kendisi yok' tam kapanmanın en kısa tanımı, bilim kurulu'na göre bu şekildedir. (!) çoğu kişi pencereden dışarı her baktıklarında yoğun bir insan manzarasıyla karşılaştığını belirtirken, nedense bizim mahallede -in cin top oynuyor- dedikleri durum mevcuttur. parası veya işi olmayan halk evinde uslu uslu otururken, çalışmak isteyen yine her türlü çalışmakta, para harcamak isteyen de amacını gerçekleştirmektedir. tam kapanmanın tam olarak uygulandığı söylenemese de, bence vaka oranlarında önemli bir azalmaya yol açabilir.

fakat şu da bir gerçektir ki, tam açılma olmasıyla beraber etrafa çil yavrusu gibi dağılan halk (!) yine aynı bildiğini okursa o kadar kapandığımız yanımıza kâr kalacaktır. çünkü bazı insanların algıları kapalıdır! onları eve kapatmak bir şey ifade etmemektedir. adamlar virüs mirüs tınlamazken belli bir süre kısıtlanmak onların daha da bilenmesine yol açar.

tam kapanma haberini duyunca marketlere akın edip her şeyi yağmalamak ise tam cehâlet olarak nitelendirilir.

çevre katilleri

farmasiyen
çevreyi kirleterek doğanın yok olmasına öncülük eden varlıklardır. onlar doğadan yararlandıkları halde doğaya yarayan bir şey yapmaz; doğayı sömürmekten başka bir şey bilmezler. gereksiz yere ağaçları kesenler, bilinçsizce avlananlar bunlara örnektir. ormanda ateş yakıp bırakan, sokaklara veya doğal alanlara çöp atan kişiler de çevreyi katletme teşebbüsünde bulunan diğer suç ortaklarıdır. aslında bangır bangır korna çalarak ya da başka bir şekilde insanları gürültüsüyle rahatsız edenler de çevre kirliliği oluşturur. çevreyi kirletmek sadece atık maddeler bırakmak değil, yüksek ses gibi soyut şeylerle de rahatsızlık vermektir. gerçi etrafımız bal dök yala denecek kadar temiz olsa da aslında her yer mikroplarla dolu, orası ayrı bir konudur. çıkarcılar, benciller, dolandırıcılar, yalancılar; zararlı mikroorganizma çeşitleri çoktur. bakteriler, mantarlar, tek hücreli canlılar falan bunların yanında halt etmiştir. çevreyi kirleten asıl unsurlar bunlar olsa da yapacak bir şey yoktur.

çocuk olmak

farmasiyen
öcülere inanacak, annesi onu dövdükten sonra bile yine annesine sarılacak kadar saf olmaktır. aydede ile arkadaşlık etmek, gargamel'den, cadılardan, devlerden korkmaktır. hayat fakültesinin hazırlık sınıfında okumaktır. en ufak şeylere bile kızıp küsmek ve oynamaktan vazgeçmek, ama bir taraftan da dünyayı kurtarmayı, uzaklara uçmayı, kötülerle savaşmayı hayal etmek, kendi dünyasında en cesur insan olmaktır. tabii çocuk olmak her yaş grubu, dahadoğrusu her bir çocuk için farklı anlamlar ifade eder. esirgeme yurtlarında, yetimhanelerde büyüyen kişiler için çocuk olmak aile özlemini en derin şekilde hissetmektir. onlar için çocukluk, hiçbir zaman tadına varılarak yaşanamamış ızdıraplı bir zaman dilimidir. lüks evlerde, bakıcıların elinde büyüyen çocuklar için çocuk olmak her istediğinin alınması, her dediğine tamam denilerek alabildiğine şımartılmaktır. böylece egoist bir insan olmanın temelidir. köyde yaşayan, her gün okula gitmek için kilometrelerce yol yürümek zorunda kalan veya ya maddi imkânsızlıklar ya da bağnaz bir aile yüzünden hiç okula gidemeyen çocuklar için ise bu süreç, her zaman hevesinin kursağında kaldığı, her şeyi içine attığın, ama buna rağmen umudunu kaybetmediğin, hayallerine sarıldığın, büyümek için bitmesini dört gözle beklediğin bir dönemdir.

edit: 18 yaşının altındaki herkese kanunlar tarafından 'çocukk' sıfatı verilmiş olsa da ergenlik çağına gelip -kusura bakmasınlar ama- kazık kadar olan kişileri de çocuk olarak görmek yanlıştır. 18 yaşın altında diye çocuk gibi muâmele görsün, her yaptığına göz yumulsun; böyle bir memleket yoktur.

tüm çocukların, çocukluklarını yaşayabilmeleri, gerçekten çocuk olabilmeleri dileğiyle.

23 nisan

farmasiyen
bazı seçilmiş çocukların 1 günlüğüne mahsusçuktan (!) devlet makamına getirildiği gündür. 23 nisan'ın ulusal egemenlik ve çocuk bayramı olduğunu herkes bilir; şiirler okunur, günün anlam ve önemini belirten konuşmasını yapmak üzere falanca arkadaş kürsüye davet edilir, tören alanında alkışlar kopar falan ama unutulan bir şey vardır: çocukların her gün hatırlanması ve mutlu edilmesi gerektiği. tıpkı 8 mart'ta tebrik edilen kadınlar gibi, 9 mayıs'ta akla gelen anneler gibi, 20 haziran'da gündeme gelen babalar gibi. bugünün çocukları, geleceğin topluma faydalı bireyleri olsun istiyorsak yılın geri kalan günlerinde de onlara karşı sorumluluklarımızı yerine getirmemiz gerekir.

23 nisan'da özellikle kars, şırnak, ağrı, tunceli, van vb. başta olmak üzere tüm illerdeki muhtaç çocuklarına, köyde yaşayan çocuklara, maddi imkânsızlıklar nedeniyle hayallerinden vazgeçen çocuklara bir güzellik yapılsa; hepsine bir tablet verilse belki 23 nisan olması gerektiği gibi kutlanmış olur.

çöpçatanlık siteleri

farmasiyen
tam da adına uygun şekilde hareket eden, çöp gibi bir işe yaramayan internet sayfaları topluluğu. amaçları insanların izdivâcına vesîle olmak, aslında hayırlı bir işe imza atmaktır. (!) bunun için kâr amacı gütmeden insanlara hizmet verirler. daha doğrusu verdiklerini iddia ederler. oysa bir sitenin kullanıcılarından para istememesi veya reklamlarla bile olsa gelir elde etmemesi, onun iyi bir site olması için yeterli değildir. evde kalmak canına tak eden kişiler kendini can havliyle çöpçatan sitelerine atıp, artık şansına kim çıkarsa onunla bir muhabbet tesis etmeye çalışır. gerçi iki insanın arasını bulan, dünya evine girmelerine aracılık eden herkes çöpçatan olarak nitelendirilemez. hayırlı işe tavassut etmek güzeldir. fakat bunu yapacak olan nternet siteleri değildir. webcam üzerinden âşık olan kişi de çeyiz niyetine artık gif paketi falan gönderir. takı olarak emoji takar. çocuklarının adlarını da nuriye, fevziye, dûriye, hayriye koymak yerine; dijitaliye, onliniye, sosyaliye falan koyar. kaldırılan evlilik programlarının internetteki uzantıları çöpçatan siteleridir. bunları imhâ ederek insanlık için bir adım daha atmak gerekir.

survivor saçmalığı

farmasiyen
her yıl tv ekranlarında arz-ı endam eden mantıksızlıklar silsilesi. aslında çok fazla survivor izlemeyen bir insan olarak, şu an yaptığım biraz hâriçten gazel okumak gibi olacak ama neyse, görünen köy kılavuz istemez diye boşuna dememişler değil mi? evdekiler sebebiyle mâruz kaldığım survivor işkencesi iki oğlan 1 kız ve<ya tam tersini konu edinen iğrenç türk dizilerinin bile daha altında kalıyor. gönüllüler ve ünlüler olarak sınıflandırılan iki insan grubunun (!) bir adada hayatta kalma mücadelesi neresinden bakarsanız bakın 'bakın biz gerçek değiliz, bunlar rol, her şey ayarlanmış' diye bağırıyor. galiba bilim kurulu falan toplansa, beni o survivor yarışmacılarının o koşullar altında yaşadığına, kamera kapandıktan sonra kendilerine ziyafet çekmediklerine ikna edemez! acun ılıcalı'nın dayanılmaz iticiliği de işin içine girince survivor, tıpkı siz uyumaya çalışırken sokakta oynayan çocuklar gibi gerçekten katlanılamaz bir hâl alıyor!

kadın-erkek ilişkileri

farmasiyen
çoğu kişi tarafından basite indirgenerek sadece cinsel tatmin yolu olarak görülen birliktelik. aralarında nikah yoksa buna flört, nikah varsa evlilik oluyor. aslında tanım bu kadar yüzeysel değil. eğer aralarında nikah yoksa ve evlenmeyi düşünmüyorlarsa buna 'maksat dostlar alışverişte görsün' ilişkisi (!) denir. ya da daha kısa tabirle: gönül eğlendirme.

kağıt üzerinde atılmış bir imza varsa fakat ikisi ayrı dünyaların insanıysa buna da formalite veya 'karı-kocacılık' (oyunu) denir.

bir taraf seviyor, diğer taraf umursamıyorsa bu da platonik olur. karşı taraf senin ömrünü yediği halde ondan vazgeçemiyorsan buna da tıpta 'enâyilik' teşhisi koyulur. (!)

bazen kadın-erkek ilişkisi arkadaşlık şeklinde olur. ama bunlar iki eski sevgiliyse o arkadaşlık fazla uzun süremez.

kadın-erkek ilişkilerinin temeli güven olsa da çoğu kişi başka şeylere önem verir. kimileri için önemli olan tipidir, kimileri için parası.

türk dizilerindeki kadın-erkek ilişkilerinden bahsediyorsak ihtiyacımız olan malzemeler şunlardır:

türk dizisi erkeği nasıl yapılır? pratik tarif (!)

- 1 adet holding patronluğu
- İki adet kadın kıskançlığı
-İkisinin arasında kalmaktan dolayı oluşan 1 tutam kararsızlık
- güzel bir adet sekreter
- özel şoför

türk dizisi kızı nasıl yapılır? en kolay tarif (!)

-burslu okunan bir adet okul
- sümsük arkadaşlar
- sorunlu bir adet aile
- olmayan paracıklar
- holding'de işe girmek

siz de kendi ilişkinizde böyle kıvamı tutturmak istiyorsanız püf noktalarına dikkat etmeniz gerekir. kadın-erkek ilişkisinin püf noktaları şunlardır:

1- empati yapın.
2- en ufak şeyi büyütmeyin. önce nedenini öğrenin, anlamadan dinlemeden yargısız infaz yapmayın.
3- güvenmiyorsanız, içinizde hep bir kuşku varsa o ilişkiye devam ederek kendinizi yıpratmayın. zaten size sürekli yalan söylüyorsa sizin birbirinizden aldığınız elektrikte kaçak var demektir.
4- sevdiğinizi söylemekten, durduk yere sürpriz yapmaktan çekinmeyin.
5- onunla yaşlanmak gibi bir hayaliniz yoksa bence ilişkinizi gözden geçirin.

uzaktan eğitim tavsiyeleri

farmasiyen
1- eğitimini online sistem üzerinden alan herkesin ihtiyaç duyduğu uygulamalar. bunların başında her şeyden evvel, kendini okul modundan tamamen soyutlamama kuralı gelir. yani siz 'aman nasıl olsa o gudûbet (!) okula artık gitmiyorum, o suratsız (!) öğretmenlerimin yüzünü görmüyorum, o sınıfın itici insanlarıyla muhatap olmak zorunda kalmıyorum oh bee' deyip tatile girmiş gibi davranırsanız, bu iş yürümez. kendinizi o moda sokmak için sabah erken kalkmanız, okula gider gibi hazırlanmanız, her gün dersleri düzenli takip etmeniz ve tekrar yapmanız önerilir.

2- tabii şimdi uzaktan eğitim görüyoruz diye ailemize de hayatı zehir etmemek gerekir. Örneğin benim, 'konsantrasyonum bozuluyor, TV'yi açmayın, konuşmayın' diyen; bununla da yetinmeyip yukarıdaki daireden çocuk sesleri, hatta terlik sesleri geliyor diye sinir krizine giren bir kardeşim vardır.

3- bir de uzaktan eğitim sırasında dikkat edilmesi gereken en mühim konu, mikrofonu açık unutmamaktır! yoksa herkese rezil olmanız an meselesidir.

4- ayrıca madem teknolojik eğitime geçtik, bunun hakkını vermek; internetteki farklı ders videolarını da izlemek lâzımdır. belli bir kaynağa takılıp kalmak yanlıştır.

5- uzaktan eğitim sırasında tüm bildirimleri sessize almak tavsiye edilir. yoksa o derse odaklanmak hiç kolay olmayacaktır.

camdaki kız dizisi spoiler

farmasiyen
camdaki kız hakkında çok özel tüyoları paylaşmak istediğim başlık. önemli uyarı: spoiler yemekten hoşlanmayanlar için yan etki yapabilir! dizinin tadı kaçsın diye değil, daha çok tadı çıksın ve daha bölümler yayınlanmadan önce her şeyi siz bilip insanlara hava atın, onlara spoiler vererek bu döngüyü devam ettirin diye eski defterler'in hizmetine sunduğum bu başlıktan çok şey öğreneceksiniz!

hayat şarkısının hülyâ'sı olan burcu biricik bu diziyi izlememdeki asıl sebep. gerçi 'şefff!' diyen, filiz ve hülyâ'nın baş belâsı mahir'i burada görmemek bizi biraz hayal kırıklığına uğratmış olsa da, önemli değil. camdaki kız oyuncuları, camdaki kız kimler oynuyor, camdaki kız oyuncu kadrosu diye gerçekleştireceğiniz arama sorguları sizi haber sitelerine yönlendirecek ve spam anahtar kelimelerle dolu saçma sapan yazılara mâruz bırakacaktır. oyuncu kadrosunu herkes gördüğüne göre bundan bahsetmek anlamsızdır. şimdi okuyacaklarınız camdaki kız'ın enteresan hikâyesidir. (bu arada, netflix'te çıkacak 'penceredeki kadın' filmini de hatırlamamak imkânsız. insan 'ya biraz doğal olun, orijinal bir şeyler bulun ya' demekten kendini alamıyor. ben de 'vitrindeki erkek' diye dizi yapayım da tam olsun bâri!!!)

nâlân, güzeller güzeli, işinde gücünde bir kızdır. ancak çocukluğundan beri ona âdeta işkence çektiren bir annesi vardır. ergenliğe girdikten sonra nâlân'a sürekli korse taktırmış, onu gizli gizli çıkarması veya başka birinegöstermesi hâlinde 'sana dünyayı dar ederim, benim ve babanın yüzünü bir daha göremezsin, kendimi öldürürüm' diye tehditler savurmuştur. hatta kızını okulda sinsi sinsi takip etmiş, bir gün korsesini çıkardığını ve takabilmek için başka bir arkadaşından yardım istediğini görünce herkesin içinde evire çevire dövmüştür. bu da nâlân'da travma meydana getirmiştir. kız, aradan kaç yıl geçse de onu unutamamıştır. buna rağmen 'annem de annem, annem de annem' demekte, onun sözünden çıkmamaktadır.

diğer tarafta sedat koroğlu zengin, şımarık, her türk dizisinin olmazsa olmaz karakter tiplemesidir. varlıklı fakat cimri bir babası vardır. öyle ki babası evinde çalıştırdığı adamlardan birine çöpleri karıştırmasını emretmekte, ne kadar tuvalet kağıdı, ne kadar yemek atılmış; gramajına kadar hesaplattırmaktadır!

sedat canan isimli evli bir kadına âşıktır. ancak yolu nâlân ile kesişecek ve onunla evlenecektir. bu evlilik zavallı nâlân için bir masalın değil kâbusun başlangıcı olacaktır.

gelelim spoiler ziyafetimize:

1- nâlân'ın annesi feride, onun annesi değil. babası da onun babası değil. aslında onlar nâlân'ın anneannesi ve dedesi. nâlân'ın annesi, erkek kardeşinin tecâvüzüne uğramış. yani nâlân, öz dayısının çocuğu! nâlân'ın annesi ölmüş ve bakımını anneannesi ile dedesi üstlenmiş. ancak anneannesi ona her baktığında bu olayı hatırlıyor ve aynı şey nâlân'ın da başına gelmesin diye, onun kadınlığına kilit vurmak istiyor. bu yüzden küçüklükten itibaren korse taktırıyor, evlenmeden kimsenin kendisine dokunmasına izin vermemesi gerektiği konusunda her gün sıkı sıkı tembihliyor. nâlân bunu, dedesi öldükten sonra öğrenecek.

2- nâlân ile sedat 8 yılevli kaldıktan sonra boşanacaklar. nâlân hayri adında, evli ve 3 çocuk babası biriyle yıllarca ilişki yaşayacak. ama hayri de bunu terk etmek isteyince bizim nâlân'da ipler iyice kopacak.

(Devamını merak edenler yorum yapsınlar sayımızı bilelim!) :)

böyle pc oyunu görmediniz

farmasiyen
itiraf ediyorum, dikkat çekmesi için yazdığım ve başarılı olduğuna inandığım başlık. :) ama durun, hemen sayfayı terk etmeyin. daha eski defterler'de karpuz keseceğiz. :) bu saçma girizgâhtan sonra bilgisayar oyunlarıyla ilgili birkaç kelâm edesim var. eskiden super mario, net online,pinball, sudoku falan oynayan bizler; şimdi pubg, metin2, CS:GO, dota, League of Legends, fifa20 oynayan bir neslin bu oyunlara nasıl böylesine bağımlı olduğunu hayretle karşılıyoruz. oyun yüzünden yemek yemeyi unutan, bundan da kötüsü arkadaşını öldürme derecesine gelen hatta öldürenler bile var; onlar başka bir boyut. gerçi sadece ergenlik döneminde olan ve Z kuşağı diye nitelendirilen o nesil değil, yaşını başını almış insanlarda da bir oyun merakı mevcut. evet, zekâ geliştiren oyunlar da üretilmiş, oyunlar sayesinde para kazanan, adını Türkiye'ye ve hatta dünyaya duyuranlar da bulunuyor. sonuçta e-spor sektörü hızla gelişmeye devam ediyor. kimse bilgisayar oyunlarının külliyyen faydasız olduğunu söylemiyor. ancak sürekli oyunlarla vakit öldürmenin, oyunlar yüzünden kendisini, ailesini, arkadaşlarını, eğitimini ve kişisel gelişimini ihmal etmenin de savunulacak bir tarafı bulunmuyor.

öyleyse hayat bir oyun değil ancak bilgisayar oyunlarından çok daha eğlenceli! diyelim ve oyunlarla çok fazla iştigâl eden insanları bu kötü alışkanlıktan bir an önce kurtulmaya davet edelim. oyunda kazanırken zamanınızı, gençliğinizin en güzel yıllarını kaybetmeyin. oyunda aldığınız seviyelerin sizi iş hayatında da yükseltmeyeceğini unutmayın. oyunda puan toplamaktansa, hayatınızı yaşayıp güzel anılar biriktirin!

Kamu spotumuzu beğendiyseniz lütfen yorum yaparak destekleyin. eski defterler'in sessiz sakin takılan üyelerine çağrımdır!

ramazan'da beslenme

farmasiyen
her zamankine göre daha fazla dikkat edilmesi gereken bir konu. çünkü ramazan'da vücut gün boyu aç ve susuz kalır. bu yüzden iftar ve sahur arasında her şeyi halletmek gerekir. ancak bu, midenizi çıfıt çarşısı gibi doldurun demek değildir. her şeyden yemenin en önemli şartı azar azar yemektir. sofrada sebze de olmalı, kuru baklagil de olmalıdır. bazen et, bazen tavuk, kimi zamand da balık yenmelidir. iftardan hemen sonra daha yiyecekler mideye yerleşmeden, yangından mal kaçırır gibi hemen tatlılara ve meyvelere saldırmamalıdır. yemekten sonra hemen meyve yemek de kilo aldırır. tatlı olarak da tabii ki her istediğinizi yeme lüksünüz yok. (eğer yanlarım çıkmasın, basenlerim şişmesin, selülitlerim artmasın diyorsanız kurallara uymalısınız. yok ben kilolarımla mutluyum, can boğazdan gelir bir daha mı gelecez sanki dünyaya (!) diyorsanız siz rahat takılabilirsiniz.) işte tatlı olarak da pastalar, baklavalar, şöbiyetler, kadayıflar, sütlü nuriyeler falan sizden uzak olmalıdır. onun yerine ev yapımı, sütlü hafif tatlıları tercih etmeniz lâzımdır. bolca su içmeyi ihmal etmemelidir. sonra gün içinde susayınca 'ağzım dilim kurudu yaa' diye şikâyet etmemelidir.

kızartmalardan, aşırı tuzlu, ekşi, acı, baharatlı şeylerden, hazır ürünlerden, özellikle sahurda turşu, salamura, hamur işi gibi şeylerden (susatacağı için) kaçınmak önerilir. kalbin 'haydi söyle onu nasıl sevdiğini, haydi söyle' diyerek seni yemeksepeti'nden sipariş vermeye teşvik ettiği, gözünün önünde iskenderler uçuştuğu, kfc reklamlarındaki o 'parmak ısırtan lezzet' sloganı kulaklarında çınladığı halde kendine hâkim olabiliyorsan sen bir kahramansın demektir!
0 /

hoş geldiniz, bilginizle fikirler ve eleştiriler getirdiniz.


eski defterler ile zamanda yolculuk açılıyor. dün, bugün, yarın ve sonsuza değin el değmemiş konularda deneyim ve düşüncelerinizi açıkça paylaşabildiğimiz kronolojik bilgilik, hayata dair ne varsa aklınızdakilere 7/24 tercüman olacak etik çerçevede bir topluluğuz.
üyemiz olarak, zaman makinesi eski defterler'e siz de özgürce yazılar yazmak ve yönetimine katılmak ister misiniz? iletişim: [email protected]

hemen yazar olun